Kizilay_Sol160x600Ekim


DEĞERLERİ YAŞATAN İNSANDIR

Ümit G. CEYLAN 30 Nis 2020

Öyle davranın ki size bakanlar biz orada olmak istiyoruz desinler. Öyle bir yaşamalıyız ki bize bakıp imrenmeli insanlık.

Öyle davranın ki size bakanlar biz orada olmak istiyoruz desinler. Öyle bir yaşamalıyız ki bize bakıp imrenmeli insanlık. Gerçekten değerler yaşamalı. Anlayarak bilerek vücud bulmalı. Sadece nominal yani bir varoluşsallığın ötesine geçilmeli ve değerlerin temel aldığı esaslar üzerinden hayat kurgulanmalı. Eğitim sistemi bu mantık üzerine kurulmalı. Tecrübe edinilecek bir ortam sağlanmalı ki çocuk yaşamsal olarak kendisini ait olduğu ortama yabancı hissetmesin. Zira bu yabancılık bugünün en büyük problemidir ve tekrarlanan ezberler artık değerler olarak nesillere bir şey ifade etmiyor. Devir maddi manevi araştırma, inceleme ve tefekkür devri.

Uyarılıyoruz

Dünyada temel olarak doğanın tersine bir zorlama var. Bugün yaşadığımız bu salgın da tepkisel. Bugün bu başımıza gelen minnacık bir virüsün gidişatı değiştirme ve yeniden yapılanma için bir uyarı sinyalidir. İnsanlık için bu musibet bir afet ve ibret alınacak bir derstir. Daha kötüsünün başımıza gelmesini engellemek için doğanın bize verdiği bir öncü artçıdır. Donuk ve tepkisiz bir gidişatın içindeyken bu tarz uyarılar uyanmamız için ikazdır. İnsan doğuştan gelen yetkinliğini ne yazık ki yanlış kullandı. Esas olması gereken beşerlikten olgun insan olmaya giden adımları atmaktı. Bunun içinde insanın doğa ve yaratılmış her şeyle iletişimi sağlıklı bir şekilde yürütebilmesi gerekiyordu. Tam aksine fıtri değerlere karşı çıktı ve tahripkar oldu. Bilinçli bir iletişimin olmadığı bir dünyada felaketler kaçınılmazdır. Birlikte bilinçli olarak yaptığımız şeyler değerlidir. Beraber yapılan inşaa edilen her şey anlamlıdır. Ama biz bu bağlantıyı biz olmanın değerini, anlamını kaçırdık. Şimdi ise uyarılıyoruz. Yaratılışa uymayan davranışlarımız sürdüğü müddetçe de bir kıyamet senaryosu içinde kendimizi buluruz.

Ademliğimiz

Değer denilince sanki eskimiş bir kıyafetten bahsediyoruz gibi geliyor insana. Değerlerin bilgi içinde hareket eden bir yapısı vardır. Değerler zamanın geçmesiyle etkisini yitirmezler. Değerler tüm dünyada aynı refleksi aynı hareketi gösterirler. Değerleri olan insanlar vicdanları ile baş başa olurlar ve yargıç da insanın kendisi olur. Birinci değer insanın kendisidir. Çünkü esasında bu fıtratın gereğidir. Bu sebeble insan değerlere kaynaklık ediyor ve değerler insanın aktif özneleridir. Salt insan olmamızla ilgili bir varlık olarak biz ademiz. Toplumsal roller bize atanmadan biz insanız ve insanlık ailesindeniz. Bu doğuştan gelen bir haktır. Devletler de bu haklara gelecek saldırılara karşı toplumu korumakla yükümlüdür. Ama biz insan olmanın değerlerine sırtımızı çevirdik ademe zulmettik. Kendi kendimizi yani insanlığımızı ve vicdanımızı yitirdik.

Değer atfetmek

İnsan değer atfeden bir varlıktır. İnsanın fıtratı değer atfetmeye uygundur. Değerler proaktif olmadan korunmaz. Proaktif her değer insanı ayağa kaldıran unsurdur ve değerler insanın inşaası için vardır. Değerler insanın şahsında var olurlar. Değersiz bir insanın için boştur ve  ayakta durması mümkün olamaz. Değersiz olduğu gibi değersiz olana tutunmaya çalışır ki; birlikte yıkılır ve enkazı kalır. O yüzden insan değer atfederken kendini de ayakta tutacak şeylere ihtiyaç duyar. Değerlerin yaşaması insanla var olur. İnsan son tahlilde beşeriyetten insaniyete geçmek için kendisini olgunlaştıracak  değerlere ihtiyacı vardır. Varlık olarak da diğer bütün varlıklarla ünsiyet içinde olmak ister. O zaman insan kendisi dışındaki varlıklara da hak ettiği değeri verir. Renklerin güzelliğini, kokuların iç ferahlatıcılığını çiçeklerde müşahede ederiz ve o zamanda çiçeklere anlam yükleriz. Bu anlam yükleme değerlerden kaynaklanan bir şeydir ve çok önemlidir.

Değerleri ortaya çıkarmak

İnsansani değerler aynı zamanda fıtri değerlerimizdir. Değerlerimiz inancımız, amelimiz ve ahlakımızla tahkim edilirler. Ancak onlarla etkin ve yetkin olabiliriz. İnsanın yeryüzünde halife kabul edilmesi hakikate öncülük yapması, mütekamil bir hayat sürmesi de İslami, insani ve vicdani değerlerle mümkündür vesselam. 

BU RAMAZANDA BÖYLE

Kim derdi ki seneye ramazan ayında kimse mecbur kalmadıkça evden dışarı çıkamayacak. Kimse toplu iftarlar yapamayacak. Herkes evinde ailesiyle oturacak. Camiiler kapalı olacak. Sokaklar boş kalacak. Güler geçerdik. Bilmiyorum mesajı alabildik mi? Eğer değişmeye başlamaz ve bu değişim, dönüşümüz olmazsa Hak yoluna. Geleceğimiz bundan böyle budur. Bugün eve mahkum edildik yarın daha başka bir şey olur. O yüzden herkesin bir başını önüne alıp kendini kurtarması lazım. Kendini kendisiyle kurtarması gerekir. Bir başkasıyla değil. Kimse birinin yerine emanet kişilik ve kurtarma operasyonu yapamaz. Bu kolaycılıktan da kurtulmamız lazım. Önce kendini bileceksin ki Rabbini bileceksin vesselam.

YORULMADIM YAZMAKTAN

Doğruyu, hakkı, umudu, güzeli, iyiyi yazmaktan yorulmadım. Yazmak benim özgürlüğüm benim cennetim. Yazmak benim kurtuluşum, kendimle hesaplaşmam. O yüzden çirkinlikler, fesatlıklar, kötülükler etkileyemez beni. Yazmak benim Allah’la doğrudan bağlantım. Her yazdığım ona yalvarışım, yakarışım kısacası duam.

Konuşmak istemiyorum sözler havaya uçuyor, dağılıyor. Yazmak benim en güçlü ifadem. Yazdıkça kalacak asırlar boyu sevenlere kelimelerim. Sözlerim bir umut bir ışık olacak yazmayı bilmeyenlere. Kendini anlatamayanlara. Yazıyorum hiç durmadan menzile yürürken, elimdeki kalemim benim asam ve dimdik ayaktayım. Nice yıkılışlar gördü dünya nice medeniyetleri gömdü bu topraklar ama yazanlar ancak sevenlerin kalplerine gömüldüler. Birde sözüm var kendinden bihaber olanlara beni yıkmak isteyenlere; yorulmayın, debelenmeyin diyorum onlara. Ben konuşmam, konuşamam içimde zehir yok ki kusamam. Ancak yazarım usulca, kelimeleri beklerim yavaşça, baharda açan çiçekler gibi kokularını yaysınlar etrafa diye. Ben beklerim, yazarım yorulmadan hesaplaşma gününde yazdıklarım beni anlatsınlar diye. Ve nihayetinde yazmaya devam edeceğim, son nefesim bana eşlik edene kadar.

Birsel Alver Yazıcı

RAMAZAN HİKAYELERİ

MEKTUP

Küçücüktüm ileride düşüncelerimin beni edebiyat makamına yükseltecek olduğunu bilemeyecek kadar küçücük...

Benim edebiyat maceram nereye göndereceğimi bilemediğim, hiç bir şekilde elimde adresi olmayan bir zata yazdığım mektuplarla başladı. Gönderemeyip elimde patlayan binlerce kelimelik, yüzlerce sayfalık bir ton mektupla... öğretmenimin mektubu tarif edip, öğretip ödev verdiği o ilk okul zamanlarımda...

Ben Allah’a yazardım. Ey Allah’ım ne olur babaannemi iyileştir derdim. Çünkü çocuk dünyamda babaannemin nefesine sığınıp uyumak şifaydı benim için. Beni hasta olduğu zamanlarda yatağında yatırmazdı babaannem. Onun demir, altın yaldızlı topları olan siyah karyola benim dünyamdı. O yatakta yattığım zaman yatağın gacur gucur eden yaylarının hiç duyulmamış masalları fısıldadığını zannederdim bana. Kendimi bir prenses gibi hissetmeme yeterdi. Ve nasıl olsa sen biliyordun Allah’ım bu gece hava soğuk olsun da iki tuğla ısıtıp koyalım döşeğimize derdim. Üşüyen ayaklarım pazen kumaşa sarılmış sobanın üzerinde ısıtılmış tuğlalarla ne güzelde ısınırdı. Ne çocuktum Anadolu’nun köy zamanlarında ahh!

 Sonra çoğu zaman teşekkür ederdim mektuplarımda, verdiği onlarca güzellik için akşam yatıp sabah kalkabildiğim için, en çok da kalemim ve kağıdım olduğu için teşekkür ederdim.

Hiç sevmediğim gurbet lafını yazardım ona, babasının gurbette olduğundan yakınan zavallı bir çocuk olarak. Bunu yazarken ağlardım. Çizgili defterimde kurşun kalemimin izleri dağılırdı. En çok ağlayarak ıslattığım o mektuplardan çekinirdim. Allah benim ağlamamı istemezdi ki...

Ve en çok annem için yazardım mektuplarımı, onu babamsız olduğu için hep eksik hep yarım görürdüm, mutsuz olmasını istemezdim, yorulmasını istemezdim. Belini ağrıdığını duyduğum zaman yüzüm düşerdi. Annemi üzen o bel ağrısına zırhlı kindar bir düşman kesilirdim. Güzeller güzeli annemi çok ama çok mutlu etmesini isterdim.

Geçenlerde annemin adıma sakladığı çocukluk hatıralarımın arasından bir mektup çıktı. Gülerek okudum, şöyle yazmışım;

“Allah’ım insanların en sevdikleri misafirliğe geliyor, babam bize misafirliğe gelse olur mu? Babaannem sana yazdığım mektupları okuyamıyor, okuması yazması yok, öğretmeye çalıştım öğrenemiyor, imzası bile çok gülmeceli, ona okumayı öğret olur mu, beni sana yazarken hep ders çalışıyorum sanıyor. Bir kere sana mektup yazdığımı söyledim, güldü, kız git şurdan dedi. O yüzden ona doğruyu söyleyemiyorum, sana mektup yazmak günah mı?”

Öyle çok güldük ki... Sana şükürler olsun!

 Bu koronavirüsten önceki kalabalık bir aile olarak güldüğümüz son günümüzdü.

Şimdi yine sana mektup yazıyorum, şimdi yine adresin yok elimde ve şimdi bir sürü kişi okuyacak bu mektubumu. UTANMIYORUM! Onlar da anlayacaklar...

“Ey benim güzel Allah’ım biz çok mu üzdük seni? Neden hışımlandın? Nasıl bulaştığı belli olmayan küçücük bir virüsle helak ettin bizleri. Tanrı misafiridir diye kapımızı açıp buyur ettiğimiz insanları, kapılar ardında bırakır olduk.

Bir ayı geçti evde oturalı. Sosyal mesafe koyduk herkesle aramıza. Bunu da başardık, bir anda sarılıp sarmaladığımız insanlarla soğuk duvarlar ördük aramıza. Sorun bu mu?,  sorun bu değil.

Camilerimizi cemaatsiz, kâbemizi tavafsız, ramazanımızı teravihsiz bıraktın... Lütfen Allah’ım bu kez bu mektubumu oku aramıza koyduğun bu mesafeyi kaldır aramızdan...

Ben senin adresini bilemiyorum Allah’ım. Sen benim Allah dedikçe ciğerleri yananların olduğu yerde olduğumu bil.

HACİVAT VE KARAGÖZ REPLİKLERİ

Bütün Müslümanlar duada

Salgın nedeniyle sokağa çıkma yasağı devam etmektedir. Karagöz sıkıntısından kah şarkı söylüyor, kah ıslık çalıyor, kah mırıldanıyor. Karagöz;

- Dandiri din dan dit dat dattt.  Dandiri din dan dit dat dattt!..

Hacivat diğer balkondan Karagöz’ü takip eder ve seslenir sonunda;

- Hayrola Karagözüm!.. Sofya Radyosu’nda mısın?

Karagöz Hacivat’a cevap vermez ve devam eder mırıldanmaya. Aynı nakaratı diline dolamış pelesenk eder.

- Dandiri din dan dit dat dattt.  Dandiri din dan dit dat dattt!..

Hacivat cevap alamayınca Karagöz’e ikinci kez soru sormaz ve sataşmaz. Bir küskünlük haleti ruhiyesyle sığınır kendi suskunluğuna ve sükuta. Bu sefer Karagöz duramaz bir izahat getirir cevap olarak Hacivat’a.

- Hacivat’ım can sıkıntısı can!.. Sen de bir tekerleme bul benim gibi kendine.

Hacivat birden cevap verir Karagöze çıkışarak ve sözlerini bir elif miktarı uzatarak.

- Karagööözüüüümmmm!. Ramazandayız ramazanda!.. Namazdayız, niyazdayız önce bunu hatırla. Sabret, şükret, dua et.  Bunlar zamana da sığar mekana da!.

Karagöz almıştır dersini. Anlamıştır Hacivatın tepkisini! Yine de anlatmak ister suret-i halini.

- Hacivat’ım şarkı, türkü, marşlarla, kafa dağıtıyorum anla işte!.

Hacivat radyo haberleri dinlemektedir. Haberler hiç de iç açıcı değildir. Bütün cihan  bu musibetle muzdariptir. Memleketimizde şu kadar test, şu kadar vak’a, şu kadar öbür aleme irtihal var denmektedir. Hacivat üzgündür hem de çok!..  Kargöz’e son ikazını da yapar.

- Karagöz’üm radyoyu can kulağıyla bir dinle, bak haberler ne diyor? Biraz vicdan yap ve kendine gel! Bu  sari marazayla o kadar insan telef oluyor ki; hiç vicdanın sızlamaz mı senin!..

Hacivat iyice kızmıştır Karagöz’e, sanki eline mikrofon geçirmiş gibi sıralar ardı ardına cümlelerini. Nasihat verir gibi.

- Ateş düştüğü yeri yakar derler azizim; ölenin ailesi var, anası babası var, çoluğu çocuğu var, komşusu, sülalesi var. Kedisi, köpeği velhasıl sevenleri var... Bütün bunlar matem tutarken, cümle alem üzüntü içindeyken şarkı, türkü, marş da neyin nesi? Dua etmek varken neyin kafası bu?

Karagöz birden gafletten uyanır gibi uyanır. Hak verir Hacivat’a mahcup olmuşcasına.

- Hacivatım bir anlık gaflete düştüm sanırım. Felaket, afet ve musibetlerde tövbe istiğfar ve dua etmek lazım.

Hacivat ve Karagöz mutabık kalmışlardır bu hususta.  Birbirinden helallik alarak birlikte söylerler bu nakaratı.

“Bu illet maraza gitsin de ateş düşmesin kimsenin ocağına... Bütün eller semada, bütün Müslümanlar duada.”