DEMOKRASİNİN EKONOMİ POLİTİĞİ – ŞEHİRLİLEŞME, SANAYİLEŞME VE VATANDAŞLIK BİLİNCİ

Gelelim bugüne… Malum seçimleri yaptık, hukuk süreci devam etmekte. Seçim denince de, akla, demokrasi gelir. Acaba demokrasi ile kastedilen nedir? Bunun arkasında nasıl bir iktisadi yapı olmalı? Kitleler yönetimde söz sahibi nasıl ve hangi kanallardan olur? Bunun iktisadi yapı ile alakası nedir? Bu soruları cevaplamak istiyorum…

Cuma günü işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazıyı yazamadım. Ne var ki, Türkiye’de gündem tıpkı ekonomide olduğu gibi yüksek oynaklık içeriyor. Gündem o kadar hızla değişiyor ki, hangisini yazacağımı şaşırıyorum. Bugün de, o yüzden, temel ilkelere yönelen demokrasi ve ekonomi ilişkisini inceleyeceğim. Ancak dosyada biriken konuları sizin için bir özetleyeyim.

Geçen Pazartesi günü bahsettiğim 1994, 2001 ve 2008 krizleri ile bugünkü krizin doğası üzerine ileride yazmayı planlıyorum. Bu arada birçok arkadaşım ve öğrencim seçimler üzerine niye yazmadığımı soruyor. Ortalık biraz durulsun, insanlar çuvallar üstünde sabahlamayı bıraksın, sonra soğukkanlılıkla bir analiz patlatırız.

 Bu arada Ömer el-Beşir gibi bir “ileri demokrasi gurusu” da siyaset tarihinin tozlu yapraklarına karıştı. Bu gibi adamların sonu hep kendi yakınları eli ile gelir. Bu yüzden tarihte darbeler ve bunların ekonomi politiği üzerine de bir yazı vacip oldu. Bunu da dosyaya attık.

Bu köşenin okuyucuları tarafından yakından tanınan ve her dönem misafirimiz olan Kasabanın Şerifi Trump da tweetleri ile hayatımıza renk (!) katmaya devam ediyor. Yine önemli bir konuda, açıklanan (yoksa açıklanamayan mı, demeli?) ekonomik reform paketi oldu. İdeolojik olarak benim görüşlerime taban tabana zıt, piyasa profesyonelleri, zengin rantiyeler ve mirasyediler kadar fakir fukaranın, işçi sınıfının ve geniş kitlelerin de içinde ne olduğunu anlayamadığı bir paketti bu. Her şey netleşsin, onu da ele alırız.

Gelelim bugüne… Malum seçimleri yaptık, hukuk süreci devam etmekte. Seçim denince de, akla, demokrasi gelir. Acaba demokrasi ile kastedilen nedir? Bunun arkasında nasıl bir iktisadi yapı olmalı? Kitleler yönetimde söz sahibi nasıl ve hangi kanallardan olur? Bunun iktisadi yapı ile alakası nedir? Bu soruları cevaplamak istiyorum…

ESKİ TOPLUMLARDA SEÇİMLİ SİSTEMLER

Demokraside sandık vazgeçilmez bir ögedir. Âdeta denebilir ki, sandık ve milli irade demokrasinin namusudur. Gözünün gibi korumalısınız. Ancak sandık tek başına bir yönetimi demokrasi yapar mı? Hayır. Bu soruya hukukçular “hukukun üstünlüğü, serbest basın, fikir, inanç ve teşebbüs hürriyeti, tarafsız yargı ve güçler ayrılığı” prensiplerini de dâhil ediyorlar. Ben bu konuda bir şey söylemeyeyim, yazılı ve görsel basında yeterince tartışıldı. Ama bunlar çağdaş bir demokrasinin kurumlaşması için yeter mi? Hayır. Çağdaş demokrasinin oluşabilmesi için bir de iktisadi alt yapı gerekir. Bunun neden gerekli olduğunu eski toplumlardan örneklerle açıklayalım.

Eski Türkler göçebe bir toplumdu. Her boy kendi içinde oymaklara ayrılırdı. Oymakların her biri obalara ayrılırdı. Bir oba sürekli otlaktan otlağa yer değiştiren, genel geçimini hayvancılıktan sağlayan, hayvan sürülerinin tamamının obanın ortak mülkiyetinde olduğu bir ekonomik birimdi. Obanın sosyal örgütlenmesi rekabete – yani bireysel beceri ve yeteneklerin yarıştırılmasına – göre değil,  dayanışmaya – yani topluluğun bütün işlerde birlikte hareket etmesine – göre düzenlenmişti. Obanın siyasi üst yapısı ise yazılı olmayan sözlü hukuk – töre -, bu sözlü hukukun temsilcisi bilge ve yaşlılar – aksakallar – ve topluluğun bir araya gelip önemli kararlar aldıkları toy veya kurultaylarla örgütlenmişti. Eski Türkler de bireyciliğin geri plana itilmesinin en önemli örneklerinden biri de çocukların toplum için önemli bir iş yaptıktan sonra isim almaları idi. Dede Korkut hikâyelerinde Boğaç Han bunun örneğidir. Yani birey toplum için vardır. Hanlar ve beyler bile kurultayda oy ile seçilir. Ama buradaki irade, bireylerin kendi kişisel çıkarlarına yönelik iradesi değil, ama sosyal ve siyasi yapının bozulmaması ve değişmemesi için kurgulanmış gelenek ve töreyi kutsallaştıran bir irade idi. Kabaca eski Türk toplumu, basit bir grup mülkiyeti ve dayanışma altyapısına bağlı bir ilkel kabile demokrasisiydi.

Türkler yerleşik hayatla tam olarak Akdeniz havzasına yerleşince karşılaştılar. Burada sınıflı tarım ve ticaret toplumları vardı. Tarım ekonomisinin özelliği kendi kendine yeten ama büyüme kabiliyetine sahip olmayan geçimlik ekonomi olmasıdır. Tarım toplumlarının sabit bir mekânı vardır, bu da tarım ürünlerinin satıldığı pazarlar etrafında inşa edilmiş ticaret şehirleri ve geniş araziler üzerinde tarım yapılan çiftliklerdir. Tarım da en önemli üretim faktörü topraktır, toprağın miktarı ve verimliliği de insan eliyle dönüştürülemez. Tarım toplumları, bu yüzden, değişime kapalı ve statik toplumlardır. Dolayısıyla tarım toplumlarında otoriter ve değişime kapalı siyasi yönelimler ve bunları tahkim eden iktidarı kutsayan dini anlayışlar tezahür eder. Bireysel zenginleşmenin yolu da ticaretten geçer. Bu yüzden sınıflı tarım toplumlarında, teşebbüs hürriyeti ve özel mülkiyet var iken düşünce ve inanç hürriyeti olmaz. Çünkü bu sistemin sorgulanmasını, sistemin sorgulanması da halkın yönetimi değiştirmek istemesi ile sonuçlanabilir.

Türk siyasi tarihindeki tartışmalar, bugün dâhil, bir üretim sistemi içinde farklı sınıf ve zümrelerin iktisadi çıkarlarının paylaşımı üzerine gerçekleşmemiştir. Fakat farklı üretim tarzlarının – göçebe ilkel komünal toplum ile ticarete dayanan sınıflı tarım toplumu veya sanayi toplumu ile tarım toplumu -  çatışmasından kaynaklanmıştır.

Antik Grek ve Roma demokrasileri de aslında demokrasi değildir. Adı demokrasi olan bu yönetimler belli bir kısım seçkin ailelerden gelen, belli gelir düzeyindeki erkeklerin karar mekanizmasında olduğu, kölelerin, alt gelir gruplarının ve kadınların söz hakkı olmadığı, katı gelenekler ve dini tutuculukla harmanlanan oligarşilerdi. (Oligarşi seçkin azınlık yönetimi demektir, DMD.) Pekiyi demokrasi nasıl ortaya çıktı?

DEMOKRASİNİN İKTİSADİ ALT YAPISI: SANAYİLEŞME VE ŞEHİRLİLEŞME

Kapitalist üretim sistemi, kendi kendini idame etmekle kalmayıp sürekli genişlemeyi doğasında bulunduran bir üretim sistemidir. Kapitalist bir ekonomi, doğası gereği, sürekli büyümek zorundadır. Çünkü sistemin ana üretim faktörü fiziki sermaye, yani üretimde kullanılan makinalardır. Diğer üretim sistemlerinden farklı olarak, ilk defa bir üretim sisteminin ana faktörü insan eliyle üretilen bir maldır.

Kapitalist sistemin bir başka önemli kuralı, işbölümü ve uzmanlaşma, buna bağlı olarak yabancılaşma ve bireyselleşmedir. İşbölümü toplum içinde herkesin en iyi yapabildiği iş kollarına yönlendirilmesidir. Uzmanlaşma ise, her bireyin içinde bulunduğu işkolunda üretkenliğini arttıracak tecrübe, bilgi ve becerisini çoğaltmasıdır. Böylece birey kendi varlığını yaptığı üretim, üretimde içinde bulunduğu işkolu ve bu işkolunda kendisine verilen rol (sınıf) ile tanımlar. Kendini kendi üretimiyle tanımlayan birey, geleneksel bağlılıklarından kopar ve toplumun tarihine, dinide ve göreneklerine yabancılaşır.  Bu anlamda feodal kurumların yerini laik devlet kurumları alır. Marx’ın yabancılaşması ise, işçilerin diğer şeylerin yanında “kendi üretimine de yabancılaşması” anlamına gelir ki, BMW üreten fabrikada çalışan işçinin kendi ürettiği BMW’yi alamaması buna örnektir.

Kapitalist üretim sisteminin ana mekânı, büyük işçi ve beyaz yakalı çalışan kitlelerinin yaşadığı şehirlerdir. Böyle bir ortamda, her birey yönetimde söz hakkı isteyecektir ve bunu laik kurumlar vasıtasıyla kendi bireysel ve sınıfsal çıkarını savunmak için yapacaktır. İşte siyasi partiler bireyin bu ihtiyacını karşılar. Demokrasi, işçi sınıfının, köylülerin, beyaz yakalı çalışanların, bankacıların, iş adamlarının, toplum içindeki marjinallerin, kadın haklarının ve hatta çevrenin korunmasını isteyenlerin talepleri etrafında örgütlenen kolektif ve seküler kurumlar olan siyasi partiler etrafında arasında oluşabilir. Bunun için de şehirli ve sanayileşmiş, işbölümü ve uzmanlaşmayla yabancılaşmış ve bireyselleşmiş bir topluma ihtiyaç vardır.

Eğer bir toplumda siyasi partiler tarım toplumunun ekonomi politiğinden kalan tutucu değerler etrafında veya tam tersi bu değerlere karşı örgütleniyorsa, o takdirde demokrasi işlemez. Bu demokrasi değil Karagöz Hacivat oyunu olur.

Buradan devam edeceğiz.