DİJİTAL MAHREM

İkibinli yılların başında Türkiye sosyolojisindeki değişimler kaynama noktasındaydı.

Geriye baktığımızda bu dönemin ruhunu anlamaya ve elbette anlatmaya yönelik çalışmalarda Modern Mahrem ismindeki Nilüfer Göle çalışmasıyla karşılaşıyoruz. Modern Mahrem, içinde yaşadığımız dönemde Doğu-Batı temaslarını erkek-kadın ve elbette Batıcı-muhafazakar karşıtlıkları üzerinden okuyordu. İşin akademik tarafını bir yana bırakacak olursak, toplumun çok önceden yaşadığı dönüşümü onun içinde olmayan bir kitleye anlatma çabası da diyebiliriz.

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Şule Yüksel Şenler’i yazdıkları kadar yaşadıklarıyla da bu sürecin önemli aktörlerinden biri olarak gösterebiliriz. Türkiye’yi dönüştürme iddiasındaki siyasi kadroların hayatlarına teması, kendi hayatına ilişkin hayalleri ve hayal kırıklıklarıyla bir dönemin sembol ismiydi. Yöneltilen hoyrat eleştiriler ve nefret kusmukları ölümüyle son bulmuş değil. Zira mesele kendisi değil ve temsil ettiği değerler. Bir taraftan başörtüsünün görünür olmasından rahatsızlık duyan Batıcı çevreler diğer tarafta erkeklerin belirleyici olduğu kodların devamını arzu eden dar anlamdaki gelenekçi yaklaşım. Her ikisi de toplumun içinden geçtiği dönüşümü kavramış değil, böyle bir meseleleri de yok zaten. Her iki uç da hayatın gerçeklerini ve toplumun değişimini kendi kaplarına sığdırmanın gayretinde ve elbette olmuyor. Dinleyebilseler anlayacaklar ama o konuda da umut yok. Şimdilik dinlemeden bağırmaya devam ediyoruz. Hayrolsun.

Şule Yüksel Şenler özelinde vücut bulan bir dönem, hatası ve sevabıyla kapandı. Huzur Sokağı romanıyla temsil edilen toplumsal türbülans yerini dijital bir kasırgaya bıraktı. Nilüfer Göle nasıl “modern mahrem” tanımlamasıyla bir dönemi izaha ve Türkiye’nin sosyolojisine ışık tutmaya çalıştıysa şimdi karşımızda “dijital mahrem” olarak tanımlayacağımız yeni bir durum var. Teorisi yazılmadan pratiği yaşanan yepyeni bir durum bu. Bildiğimiz şeylerden izler taşısa hiç bilmediğimiz yepyeni bir bütün oluşturuyor.

Bu sefer mahrem tanımının içine sadece kadınlar değil tüm aile giriyor. Kocaman bir resmin içinde mahremiyeti yeniden tanımlıyoruz. Kendimizin ön plana çıktığı ve görülmeye her zamankinden muhtaç yeni bir mahremiyet sınırı çiziyoruz. Yediğimiz yemeklerden yaptığımız tatillere kadar her şeyi kamusal alanın ilan tahtasına koyan ve giderek sınırları daha da gevşeyen bir mahremiyet alanı.  Aynı zamanda dijital alanlarda başlayan tanımlamalarla kendini yeniden tanımlama ihtiyacı duyan yeni mahrem haller. Çocuk fotoğrafı paylaşımındaki kısıtlamalardan fotoğraftaki kişilerden izin almadan paylaşmamaya varıncaya kadar ortaya konulan yeni ve umut veren ahlaki kodlar.

Bu yeni halin romanının yazılmasını beklemek beyhude. Sosyal medya mecralarındaki parçaları psikolog tanıklıklarıyla birleştirirsek belki bir yerlere ulaşmamız mümkün olabilir. Beğenelim ya da beğenmeyelim modern zamanlar geride kaldı ve içinde bulunduğumuz yeni hal dijital zamanları gösteriyor. Yeni dönem yeni isimlerle yazılacak ve tercih hakkım varsa bu dönemin hikayesini “Apaçi Gençlik” çalışmasının yazarı Doç. Dr. Ömer Miraç Yaman gibi özgüvenli bir akademisyenden okumayı tercih ederim.