Fon24_Sag


DÖVİZ KURLARINDAKİ ARTIŞIN SEBEBİ

13 Mayıs 2014 – Bundan dört yıl önce Soma Madenlerinde meydana gelen elim kaza neticesinde 301 madencimiz şehit oldu.

SOMA FACİASI

Burada Türkiye Kömür İşletmeleri’nin (TKİ) kâr etmek için kömürü ucuzlatmak amacıyla yaptığı baskı, özel kömür işletmelerinin de bu düşük fiyattan kâr etmek için güvenlik önlemi almadan en insafsız şartlarda işçileri çalıştırması bu faciaya yol açmıştı. TKİ yöneticileri hükümete ne kadar kâr ettiklerini gösterdiler, bir müddet daha koltukta oturdular, özel firma sahipleri birkaç azarla hesap vermeden kurtuldular, olan gariban işçilere oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

DOLAR KURUNDA VARLIK BALONU NEDEN ÇIKTI?

Bir ülkenin parasının değeri üç farklı şekilde ölçülür: Birincisi enflasyon oranıdır. Enflasyon oranı, daha doğrusu, fiyatlar genel düzeyi ne kadar artarsa paranın değer kaybı da o kadar fazladır. Çünkü vatandaş aynı miktar para ile daha az mal ve hizmet satın alır hale gelir.

İkincisi, faiz oranlarıdır. Para talebi toplamda milli gelir ve belirsizlik ile doğru orantılı ve faiz ile ters orantılı bir ilişki içindedir. Ekonomide para arzı belli bir düzeyde iken milli gelir ve/veya belirsizlikte artış faizlerin artmasına, azalış da faizlerin azalmasına yol açacaktır. Faizlerin artması ise vatandaşların nakit paraya talebinin, dolayısıyla, paranın değerinin arttığının göstergesidir.

Üçüncüsü döviz kurlarıdır. Bizim TV ekranında ve döviz büfelerindeki fiyat cetvellerinde gördüğümüz kurlar yabancı paraların o andaki Türk Lirası cinsinden değerini gösterir. Kurlar yükselirse TL’nin yabancı paralar cinsinden değeri düşer, kurlar düşerse de TL’nin yabancı paralar cinsinden değeri artar. Yani döviz kurları ile milli paranın değeri ters orantılıdır.

Kısaca özetlersek paranın değeri enflasyon oranı, faiz oranı ve döviz kurları ile bağlantılıdır. Tahmin edeceğiniz gibi bu üç iktisadi değişken de birbirleri ile sıkı bağlantıdadır. Dolayısıyla, uygulanacak para ve maliye politikalarının bu üç değer arasındaki ilişkiyi bozmaması hayati önemdedir. Eğer politika zoru ile döviz kuru, faiz ve enflasyon oranları arasındaki ilişki bozulursa, o zaman bu üç iktisadi değişkenden biri veya bir kaçı gerçek değerinin üstüne anormal bir şekilde çıkar. İşte kurdaki balonun ana sebebi budur.

Bu üç temel iktisadi değer, yani enflasyon, faiz oranı ve döviz kuru, aynı zamanda reel ekonomik etkilere de sahiptir. Örneğin döviz kurunun artması ihracatçılar ile döviz cinsi gelir ve mevduat sahiplerini olumlu etkilerken, ithalatçılar ile TL cinsi gelir ve döviz cinsi kredi sahiplerini olumsuz etkiler. Faizin yükselmesi bankacılık sektörünün ve TL mevduat sahipleri ile dışarıdan Türkiye’ye para getiren yabancı fon sahiplerinin yararına olurken, tüketici kredisi kullanan tüketicileri, TL cinsi işletme sermayesi kredisi ve yatırım kredisi kullanan sektörleri olumsuz etkiler. Enflasyonun yükselmesi sabit gelirli işçi ve memurlar ile kendi fiyatlarını belirleme gücü olmayan küçük ölçekli firmaları olumsuz etkilerken, rantiyeleri, büyük sanayi holdinglerini ve emlâk simsarlarını olumlu etkiler.

Her hükümet çok farklı iktisadi ve sosyal lobilerin tazyiki altında karar alır. Demokratik yönetimlerde seçimle işbaşına gelen hükümetler için ana amaç bir sonraki seçimde de iktidarı korumak, mümkünse parlamentoda sandalye sayısını arttırmaktır. Bu hedefe ulaşmak için ekonomi politikası en önemli araçlardan biridir. Hükümet en fazla oyu alabileceği toplumsal kesimlerin yararına ekonomik dengeleri değiştirmeyi amaçlar. Bir hükümet için kısa vadede oy getirici önlemler içinde faiz oranları, döviz kuru ve mal ve hizmet fiyatları üzerinde baskı oluşturmak en başta gelmektedir. Örneğin geç dönem Osmanlı ekonomisinde enflasyonu kontrol altına almak için fiyat kontrolleri uygulanmıştır. Ancak döviz kurları ve faizler serbest olduğu için bu politika uzun dönemde sermayenin yabancıların eline geçmesine ve ülkenin yarı sömürge olmasına yol açmıştır. Başka bir örnek, 1970’lerdeki geniş çaplı fiyat kontrolleridir. Hükümet hem döviz kurunu, hem faizi hem de bazı temel malların fiyatlarını emir komuta zinciri ile kontrol etmek istemiş ve sonuç da başta petrol olmak üzere tereyağ, mazot, şeker ve benzeri temel ürünlerin karaborsaya düşmesine neden olmuştur. Bundan daha vahimi, ülke döviz darboğazına girmiş ve rahmetli Demirel’in deyimiyle “70 cente muhtaç” olmuştur. Yani enflasyon, kur ve faiz arasındaki denge politikacıların tamamen oy kaygısıyla belirledikleri değerler yüzünden kendi dengesinden kopmuş, ülke borçlarını ödeyemez hale gelmiş ve iflas etmiştir. 1994 krizi öncesinde mal ve hizmet fiyatları üstünde baskı yoktur. Ancak ciddi bütçe açıkları ve cari açıklar ile yüksek kronik enflasyon söz konusudur. Merkez Bankası döviz fiyatlarını kısmî oranda kontrol altında tutmaktadır. Bu ortamda o zamanki hükümet faizleri baskı ile düşürmek politikası izlemiş, SGK’yı iflas ettirecek kararlar almış, bazı temel mal fiyatlarını (sırf üreticiden daha fazla destek almak için) hesapsızca arttırmış ve sonuçta  kurda ani ve durdurulamaz bir yükselişle sistemin çökmesine, binlerce firmanın iflasına yol açmıştır. 2001 krizi, döviz kurlarının sabitlendiği, yüksek faiz ve yüksek enflasyonla birlikte yüksek cari hesap ve bütçe hesabı açıklarının olduğu bir ortamda patlamış, firma ve banka iflasları arkasından Merkez Bankası’nın rezervleri bitmiş ve devalüasyon yapmak zorunda kalmıştır.

“Hocam şimdi ne oluyor?”, diye sorarsanız kısaca açıklayayım: Ülkenin dış borcu yuvarlak hesap 460 milyar dolardır. Bunun yine yuvarlak hesap 230 milyar doları 2018 yılı içinde ödenecektir. Dış borcun milli gelire oranı yüksek değildir ama vadesi çok kısadır, (yarısı bir yıldan kısa süre içinde ödenmek zorundadır). Cari açığı da eklerseniz 300 milyara yakın bir efektif döviz talebi olacaktır. Öte yandan ekonomi hem çok hızlı büyümekte (yüzde 7,4) hem de yüksek bir belirsizlik bulunmaktadır; savaşlar, terör hadiseleri, seçim, Türkiye’nin belirsiz dış politika pozisyonu ve benzeri. Bu ortamda nakit para talebinin milli gelirin artış hızından daha fazla büyümesi normaldir. Enflasyon fiilen yüzde 11-12 bandında, sene sonu enflasyon beklentisi ise yüzde 15’dir. Bankalararası SWAP işlemlerinde yüzde 16’lık bir faiz oranı taban teşkil etmektedir. Yani paranın değerinin kendi öz değerini yansıtması için faizlerin (risk primi dahil edilmeden) en az yüzde 16 olması gerekir. Risk primini dahil ederseniz yüzde 20’ye kadar yolu vardır. Mevcut Merkez Bankası faizi ise maksimum yüzde 13,25’tir. Hükümet bir yandan riski düşürmek için algı oluşturmaya ve güven arttırmaya çalışırken, diğer yandan Sayın Cumhurbaşkanı faizin düşürüleceğini avama söylediği nutukta bildirmektedir. Bir yandan Merkez Bankası yüzde 8,9 enflasyon beklentisi açıklar ve kurun sene sonu 4 TL’nin altına düşeceğini savunurken, öte yandan hükümet her türlü teşvik, vergi affı, kamu bankaları eli ile müteahhitlere zararına kredi dağıtımı gibi seçim öncesi popülist vaatlerde bulunmaktadır. Hem yerli ve milli sanayiye destek çıkacağız demekte, hem de şeker fabrikalarını özelleştirmektedir. Türk ekonomisi bütün bunlara rağmen mucizevidir: Doların 5 TL’ye fırlamaması bir mucizedir.

Sene sonu için tahminlerim değişmedi. Ancak kontrolsüz, denetimsiz, birbirleriyle eşgüdümsüz ve plansız bir politika uygulamasının sonuçlarını tahmin edecek bir iktisadi model daha bulunmamıştır, maalesef…