DURGUN BİR GÖL DEĞİL, COŞKULU BİR NEHİR OLMALIYIM

Yaşar İÇEN 07 Ağu 2019

Dilin gizlediği ne çok şeyi cesurca anlatır gözler; görmesini bilene! Tıpkı çocuğun yüreğindeki şefkat açlığını gözlerinden okuyan ve ona mutluluk gözyaşlarını bahşeden adam gibi 'görmeyi ve dokunmayı bilmek lazım'.

“... Ve mutlulukla gözleri doldu çocuğun; ‘daha önce kimse gözlerimin içine bakarak senin için ne yapabilirim dememişti, çaba göstermemişti, yapmamıştı...’ derken!

Çünkü herkes bir şey istemişti gözlerini dünyaya açtığı günden itibaren.
Ağlama, uyu, su getir, ekmek al, kapıyı aç, buraya gel, dersini yap, sınava gir, beni dinle, yardıma koş, destek ol, yanımda ol, beni anla... 
Ama kimse onu anlamamıştı, yüreğine dokunmamıştı, sesini duymamıştı, destek olmamıştı, gözlerine bakmamıştı, gözlerinden akan cümlelerinin önüne bentler çekip yüreğine sımsıkı saran olmamıştı, şikayet etmeden içine tıka basa doldurduğu sıkıntılarının kapısını kimse aralamamıştı! Onun bir emir eri değil bir çocuk olduğunu kimseler anlamamıştı. İşte bu sebepten yüzünü olgun bir tebessümle yüreğini de içeriden sayısız kurşun geçirmez kapı ile dünyaya kapatmıştı!

Evet yaradılış gereği güçlü bir yapısı vardı çocuğun. İstemeyi ve şikayet etmeyi değil başarmayı, koşmayı, yardım etmeyi ve üstesinden gelmeyi seviyordu zorlukların. Ya da belki de utanıyordu; ‘istersem beni güçsüz ve yetersiz bilirler’ düşüncesiyle. Veya zamanında bir şeyler istemişti fakat isteklerinin ayaklar altında çiğnendiğini görünce geri çekmişti elini ve yüreğini herkesten.
Nasılsın diye soran herkese sadece ‘iyiyim’ diyordu, ötesine berisine yelken açmadan içindeki fırtınalı denizlerin... İyiyim!”

Böyle cümleler eşliğinde akıp bitti bu hikaye. Ya da bitmedi; dünyaya gözlerini açıp ‘merhaba’ diyen bazı çocukların yüreğinde dejavu ile can bularak yazılmaya halâ devam ediyordur. Kim bilir!

Dilin gizlediği ne çok şeyi cesurca anlatır gözler; görmesini bilene! Tıpkı çocuğun yüreğindeki şefkat açlığını gözlerinden okuyan ve ona mutluluk gözyaşlarını bahşeden adam gibi ‘görmeyi ve dokunmayı bilmek lazım’.

Çocukluğumdan bu yana annemin bende en çok kızdığı durumdu karşımda konuşan kişinin gözlerine dikkatlice bakmak. Kişinin gözlerine bakmak, onu dinlediğimi ve önemsediğimi göstermek, güven ve güç vermek, her hecesinin ardındaki gerçeği okumak içindi halbuki bakışlarım.
Laf aramızda o zamanlar annemin içine sinen bir kız değildim. Adımın etkisiyle mi bilmem ama ‘sen erkek doğmalıydın Deli Yürek’ diyenler övüyor muydu yeriyor muydu Allah bilir.
Annem Güneydoğu kültürü ile boy vermiş bir kadındı. Benden de o kültürün aktığı küçük bir göl olmamı bekliyordu.
Oysa ben, bana akan derelerin keyfiyle dolmayı bekleyen durgun ve naif bir göl olmayı değil, coşkuyla akan bir nehir olmayı istiyordum! Her taşın altından fışkıran kendime ait duru ve buz gibi ‘karpuz çatlatan’ gözelerim olmalıydı... Aktıkça büyümeli, coşmalı, debi kazanmalıydım... Kollara ayrılıp koca bir coğrafyayı kucaklamalıydım. Sonra yeniden birleşip tüm kucakladıklarımı birbiriyle kaynaştırmalıydım... Aktıkça bereket katmalıydım topraklara... Renk renk, boy boy, her dilden, her dinden, her kültürden çocuklar yanaşıp kıyıma avuçlarıyla beni yudumlarken ben de yüzlerini okşamalıydım her damlamla... Bir deli bir durgun akışımı izleyenlerin sohbetine konu olurken ferahlık, huzur, serinlik katmalıydım... Kulağıma fısıldanan sırları, dertleri, ağıtları alıp götürmeliydim engin denizlere ki gönüllerin feryadı dinsin... Türkülere, şiirlere, efsanelere, sonsuz aşklara ilham olmalıydım; Munzur gibi, Fırat gibi, Dicle gibi, Botan gibi... Bir ülkeden diğerine akarken ‘kaynaşmak, birlikte olmak, birbirimizi kucaklamak işte bu kadar kolay’ diye haykırmalıydım...
Kısaca durgun bir göl değil coşkulu bir nehir olmalıydım; kainata can vermek adına.

Evet kim derdi ki yıllar önce annemin hiç hoşuna gitmeyen ‘karşımdakinin gözlerinin içine bakma huyumun’ şimdilerde mumla aranacağını? ‘Gözlerime bak’ sitemleri eşliğinde kimse birbirini ilgiyle dinlemiyor, umursamıyor, anlamıyor çünkü göz teması yeteneğini kaybetti insanoğlu! Herkes ya hep birlikte konuşuyor ya da hep birlikte susuyor.
Maneviyatımızın dışa açılan penceresi gözler, zihnin ve ruhun tüm verilerini Full HD verir aslında. Yeter ki bakmayı ve görmeyi bilin.
Hayat denen hengamede bazen üç beş dakika durun! İnsan olduğumuzu ve birbirimizden beslenmemiz gerektiğini unutmadan derin bir nefes ile içinizi doldurun ve çevrenizdekileri görün! Sözlerden ziyade gözlere itibar etmeyi deneyin! İşte o zaman; ‘daha önce kimse gözlerimin içine bakarak senin için ne yapabilirim dememişti, çaba göstermemişti, yapmamıştı...’ coşkusuna vesile olursunuz. Kim bilir...