EDEP İLE HEMHÂL OLMAK

Ümit G. CEYLAN 23 May 2019

İnsanoğlunun dünyaya geliş gayesi, kendi hakikatini, bu hakikat içindeki yerini, yaratılış düzenindeki varlık ve oluşta, kendini yaratan Yüce Rabbinin bilinemeyişindeki sırrı keşfetme yolculuğudur.

BAYRAKÇI ADAM

Ramazan ayının bereket getirdiğini yapılan tüm ibadetlerin kat be kat karşılık bulduğunu, tüm bunların aslında Allah’ın gani yani sınırsızlığını anlamamız için birer vesile olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir misafir davetinden bile ertesi güne hatta daha sonraki günlere dahi yiyecekler artıyor, bereket bereketi getiriyor. Bereket her yerde ama görmek gerekiyor. Ramazan’ın on dördüncü günü yolda yürüyorum. Bayrak satan bir adam bana sesleniyor; “hanım kız, güzel bayan.” Belki biri tutar diye değişik kesime hitaben jargonlarla sesleniyor. Bana seslendiğini fark edince kayıtsız kalamıyor ve dönüp bakıyorum. Hanım abla diyor adam; “kızımı okulda beden eğitimi dersine almıyor öğretmen eşofmanı olmadığı için.” Durumunun kötü olduğunu hal, söz dilince anlatmaya çalışıyor. Bense Cemalnur hoca ile TV çekiminden dönmüşüm. Hocam sorulan bir soruya Allah’ın nereden sesleneceği belli olmaz, dönüp bakmamak olmaz, verdiğin Allah’ın eline düşer bu cümleler kafamda yankılanıyor. Cüzdanımı açıyorum bozuk param yok. Adamdan bir küçük Türk bayrağı alıp elli lirayı uzatıyorum. Üstünü verecek diye beklerken adam teşekkür edip gidiyor. Bense üstünü bekleme gafleti ile kalakaldım diye kendime kızıyor ve elimde al bayrakla evime doğru yol alıyorum. Beklentilerimiz dahi bizi anlık bile olsa cehenneme sürüklediğini hissediyorum. Oysa hayatta ne büyük beklentilerle yaşıyoruz. Beklentilerimizden de verebilmeyi bu günlerde nasip olsun inşallah.

EDEP İLE HEMHÂL OLMAK

İnsanoğlunun dünyaya geliş gayesi, kendi hakikatini, bu hakikat içindeki yerini, yaratılış düzenindeki varlık ve oluşta, kendini yaratan Yüce Rabbinin bilinemeyişindeki sırrı keşfetme yolculuğudur. Allah istedim ki bilineyim derken, bize sadece bir son ve bir nihai menzil göstermemiş, fakat O bize şah damarımızdan yakın olduğunu buyurmuştur. Onu bilmek demek O’nunla şuurlanmak ve idrakimizi kuşanmak demek. Edep ile hemhal olmak da, Rabbilaleminin terbiyesine muhatap olmak demektir. Zaten “Kendini bilen Rabbini bilir” sözün içinde de o hakikat vardır. Kendini bilen kişi, Allah, Kur’an ve Peygamber sevgisiyle yoğrulmuş olan kişidir. Mayası imandır. Edep ile hemhal olan, alemlerin terbiyecisi olan Allah’tan beslenen, ancak O’na kulluk eden O’nun salih kullarıdır.

Bilgi insana heyecan bahşeder

Eğitimde monotonluk olmamalıdır. Çünkü sadece ezber hâkim olduğunda, dar kalıpların içinde sıkışır kalırız. Tam tersi olunca ezberden kurtulur, öğrenmenin sınırlarını genişlettikçe bilmeye karşı susuzluğumuz artar ve kabz halinden kurtuluruz. Öğrenmek bir ziyafet sofrasına davet eder insanı. Ancak böyle bir sofraya davet edildiğimizin idrakine vardığımızda, hakikat bilgisi açılır. Böyle olunca da insan öğrendiklerinden ve bilgiden tad almaya, heyecan duymaya başlar. Rabbini öğrenme ve bilme tutkusu hakikat yolcularının heyecanını arttırır. Hakkı ve hakikati her baktığı yerde gördükçe, hayranlığı benliğini kaplar insanın. İşte gerçek eğitimden maksat bu tür bir bilgiye talip olmaktır.

Edep ile kendini bilmek

Bilgiyi bilmenin tek başına anlam taşımadığını hatta hamallıktan öte bir işe yaramadığı bilinir. Daha da tehlikelisi kibrin kapısını araladığını da söyleyebiliriz. Çünkü edep olmadan kazanılan bilgide bize yer yoktur. Böyle bir bilginin sadece taşıyıcısı oluruz. Kendi yerimizi o bilginin hakikati içinde konumlandırmamız gerekir. İnançlı, doğru ve tam isabetli bir hayatın içinde seyredebilmek için kulluğumuzu sorgulamamız gerekir. İman ve İslam’ın amel ve ihlasla hayatımızdaki yeri bizim nasıl kul olduğumuzu belirler. Bu da edepledir. Kendi iç disiplinimiz ancak Allah ile Elez Bezminde yaptığımız sözleşmeyi hatırlamak ve bilgimizi Kur’an ve Sünnete göre tazelemektir. Edep; nefsimizin tekamülü için yapılan talimler bütünün ulaştığı sonuçtur. Nefsin tekamülüne izin veren ruh, bir olayın hükme uygunluğu konusunda isabetli karar verebilir. Bunun sonucunda da kendini bilir. Kendini bilen asla aşmaz, şaşmaz ve taşkınlık yapmaz.

“Rabbim beni eğitti”

Hazreti Peygamberi şöyle diyor “Rabbim beni eğitti, eğitimimi en güzel şekilde yaptı.” Terbiye, talim, eğitim, öğretim ve tüm bunların sonucunda bilgiye ulaşma insanın kendisini ailesi, toplum içindeki yerini nefsinde bilmesi ve tasdik etmesi tamamen nefs disiplinine bağlıdır. Yüce Allah Hazreti Peygamberi hiç bırakmadı ve sürekli halden hale geçirerek eğitti. Hazreti Peygamber aldığı bu eğitim ve terbiyeye uygun davrandı. Aşmadı, şaşmadı ve Allah’ın düzenini, varoluş içindeki insanın yerini görmesi ve tasdiklemesi için en mükemmel şekilde eğitildi.

Edepsizlik alkışlanır mı?

İnsan kendi nefsinin sığlığından çaba ile kurtulması gerekir. Bizim burada bahsettiğimiz dar çerçevedeki kültürel anlamda görgü ve sosyal kurallara uymadaki edebin ötesindeki yani bilgiyi arama çabamızın amacını anlatan edeptir. Ama yine de ilk tanımdaki edepten yoksun olanlar için bu yazımız üzerinde en azından Ramazan boyunca tefekkür etmek için çok nedenimizin olduğunu her gün medyada sorulan sorulardan görebiliyoruz. Çünkü kültür edep ile hemhâl olmayınca, kendi kendimizi alkışlamak gibi de bir garabetin içine düşüyoruz. Ramazan ayının bereketi ve feyzinden medet umuyor ve hak ve hakikat bilgisine ulaşmak için gösterilecek fedakarlıklarla dolu bir ömür diliyorum vesselam.

MARTILAR BİLE BİRBİRİNİ ANLADI

Bahar gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi derken, yazın başında buluverdik kendimizi birden. Aslında bahar özlemi yazın özlemidir içten içe çekilen. Yaz bir tatil özlemidir. Bir sahil kenarı, küçük bir köy ve bir kasabadır; ya da bir dere kenarında bir kır evi, incir ve üzüm bahçeleridir. Bir düşün koskoca bir karakış geçti üzerimizden. Soğuk ayaz, rüzgar ve fırtına, kar, buz demeden. Evet vakti geldi kış yorgunluğunu atmamız gerekir üzerimizden. Ne yapsan zihinsel yorgunluk çökertiyor ruhumuzu... Biraz dinlenmek ve biraz kendimizi ödüllendirmemiz gerek. Her kelimenin, her cümlenin anlamını yeniden düşünmek!. Hayata karşı bakış açımızı değiştirmek!.. Birbirimizi anlamak ve anlaşılmak. Kutsal bir ahengin sırrında buluşmak ve sonsuzluğa birlikte kanatlanıp uçmak. Bu sır değil!.. Balıklar yüzerek denizde özgür, martılar uçarak gökyüzünde mutlu, ya biz!.. Huzuru arayan bizler. Biraz zaman ayıralım kendimize; biraz da sevdiklerimize. Birbirimize dokunalım sevgiyle, şefkatle, merhametle; birbirimizin gönlüne. Bak akşam oluyor ve zaman daralıyor. Martılar bile birbirini anladı bize ne oluyor!.. 

BİR İNCE YOL HİKAYESİ...

“Hayat ince bir yoldur...”  

              Ayşe  Taşkınsel

Hem büyük, hem küçük Çamlıca’yı dolaşıp gelen rüzgar, Karlıdere caddesine yorgun düşerdi. Bir esin, bir esinti olarak. Mecali kalmazdı esip gürleyecek o yüzden bu caddede değişik bir sükunet, değişik bir huzur vardı...

Yol uzundu, inceydi... saat başı kalkan halk otobüslerinde değişik insanların gözlerine bakar kendini çok zaman öyle oyalardı.

Bir hilal şeklinde etrafını saran esnafın tam ortasında otururdu.

Karı koca beraber çalışan bakkalın,

Alzehimer illetinden evini kaybetmiş, ağlayan  bir yaşlı adama, tabure çekip, mendil uzatan berberin,

sabahın en erken saatinde dükkanı açan nalburun,

her sabah aynı saatte gazetesini alıp, aynı köşeye oturan beyaz saçlı emlakçının (ki onu gördükçe büyükannesi gelirdi aklına... insan iyi kalpli olursa saçları yaşlandığı zaman bembeyaz olur derdi, inanırdı beyaz saçlıların iyi kalpli olduğuna...),

bir nakış gibi duran sanki sokağa Paris atmosferi yayan o pastanenin,

haftanın iki günü astığı çamaşırlarıyla, çiçekleriyle caddeyi selamlayan Selma teyzenin ve O’nun arasında otururdu...

Yalnız değildi...

Otururken; içinde adresi kayıp bir acı, dünyanın tüm yükü de omuzlarında, onunla beraber otururdu...

Kendini nereye saklasa, nereden çıkarsa, nerde kaybolsa, biraz rahatlar bilmiyordu... “oruç adamı tutar” derlerdi ya sahi oruç mu tutmuştu onu... tutmuştu belki... bugün hiçbir yere sığmıyordu.

Biraz  yürümeye karar verdi, kalktı ve pide kuyruğuna yanaştı. Bütün gün ayakta kalıp bacaklarındaki varislerden şikayet etmeyen bir garson, mercimek çorbasının bulaşık ettiği tabağı yıkamaktan şikayet ediyordu... kuruyormuş...

ne fena...

“Be adamcağız senin bacakların daha bir kurumadı mı ayakta durmaktan”... diyecekti, emek aklına geldi... yuttu... çıktı kuyruktan, olmadı oraya... sığmadı...

Acaba bir muallim kızı onu ağırlar mıydı?

             Kendini bir paçavra gibi sürükleyerek zili çaldı. Yine kapıyı çalar çalmaz hem sokak, hem daire kapısı aynı anda açıldı...Bu bir binanın hoş geldin deme biçimiydi... Hoş gelmişti...

Bir anneydi Eylem, iki çocuklu, eşi gurbetçi bir anne... iki oğlundan biri şeker hastası olan, kendisi de mide hastası olan, o yüzden oruç tutamayan, ama mutlaka haftanın üç-dört günü çocukları da Ramazan geleneğini öğrensin diye, evinde iftar sofraları hazırlayan, çok düşünen, az uyuyan, değdiği her yeri güzelleştiren bir anneydi...

Kalbine de değsin diye duruyordu kapısında... değsin de güzelleştirsin diye...

Küçük oğlu anaokuluna gitmemişti, ne güzel biraz da onu sever, sohbet ederdi...

Çocukların düzeninin babayı görünce bozulduğunu söylüyordu, kısa süren seyahatler sonucu geri dönmek zorunda kalınca adam. İki çocuk kapının ağzında saatlerce birbirine sarılıp ağlıyor diyordu... Oysa bir adam nasıl bilmişti onun emanete sahip çıkacağını... bir şey ikram edecek oldu misafirine, niyetli diye geri durdu...

Küçük kahraman elindeki telefonu uzattı misafire, bak dedi dünyanın en güzel şeyi...

Misafir anlamadı, önce ekranda bir oyuncak ayı gördü...

Koşarak mutfaktan geldi çocuk, sağ elinde ve  sol elinde bir küçük paket  tutuyordu. Ben en çok muzluyu seviyorum dedi. Sen sana yemek serbest olunca ikisini de ye dedi... meğer babasının, çok sevdiği için ona getirdiği keklermiş onlar...

Bir minik çocuk satın aldı misafirin  orucunu...

En paylaşılmazını paylaştı, en kıymetlisini...

Sokağın tavanına, tabanına merhamet sürdü, öğrendiği annesinden...

Ellerinde bir çocuğun ikramıyla geri döndü misafir, üstündeki her neyse bir pelerin gibi kalktı gitti çocuğun sayesinde...

Sen yine hayatın tercüme oluşuna anlat beni sevgili okur, herkesin kalbine göre yaptığı bir tercüme olarak anlat beni hayata... bir çocuğun saf ve temiz duası gibi tüm yakınlarına dua et... bir ince yola gir, en çok bir çocuğun gözlerindeki merhameti sev, kaç yaşında olursan ol cebinden çikolatalı, muzlu kek çıksın iftarına...

PARPULLAMA

Rahmetli anneannem sabah kahvaltısında parpullanmış çarliston biberi çok severdi. Günümüzde közleme diyoruz ama anneannecim parpullama derdi. Nereden gelmiştir bu kelime, halk ağızı mıdır, anneannemin etrafındaki muhitin de kullandığı bir kelimedir bilinmez. Başka kimselerde de duymadım doğrusu veya ben dikkat etmedim. Annem hala annesinden alışkanlık parpullama diyor. Bende de öyle kalmış. Ben biberin kokusu yüzünden bu kelimeyi çok severim. Sabah biberin kokusu sarardı evi ve anlardım ki anneannem biberleri ocağın üstünde parpulluyor. O romatizmalı parmaklarıyla parpullanmış biberlerin zarını soyar tabağa güzelce yerleştirir, üzerine tuz ekip, zeytinyağını gezdirirdi. O yüzden benim zihnimde o kokunun adı parpullamadır.