EĞİTİM SİSTEMİMİZDEN GELEN SİNYALLERE DİKKAT!

Dr. Can CEYLAN 13 Haz 2018

1990 yıllarda "Eğitim fakültesi oku; hiçbir şey olamazsan öğretmen olursun" diyenlerin önemli bir ağırlığa sâhip olduğu millî(!) eğitim(!) sistemimiz(!) açısından artık mızrak çuvala sığmıyor.

Ülke olarak önemli bir seçim sürecinde olmamız, ülkemizin önemli sorunlarını bir kenara iteceğimiz anlamına gelmez. Önünde sonunda, 24 Haziran geçecek ve biz ülke gerçekleriyle yine yüz yüze geleceğiz. Bu gerçeklerin en önde geleni, yap-boz tahtasına dönen eğitim sistemimizdir. “Sistemimiz” derken, tasvip edip benimsediğim şeklinde anlaşılmasın.

Geçen cuma günü, on sekiz milyon öğrenci karnelerini aldı ve üç aylık yaz tâtili başladı. Bu sayı, birçok Avrupa ülkesinin nüfûsundan fazla. Biri Lise 1, diğeri ilkokul 2 sınıfı bitiren iki çocuğumun velisi olarak, önümüzdeki dönemde, hükûmetin âcil eylem plânı ile gündeme alması gereken konunun eğitim sistemimiz olduğunu düşünüyorum.

“Millî ve yerlî” olma iddiasını yerinde uygulamalarla ve başarıyla sürdüren AK Parti’nin, belki de en çok değişiklik yaptığı bakanlık, Millî Eğitim Bakanlığı olsa gerek. Ama ne müfredatta, ne sınav sisteminde bir türlü dikiş tutmuyor. Bunun birçok sebebi var. Bu köşeyi haftalarca dolduracak kadar çok olan sebepleri burada sıralamam ve ele almam mümkün değil.

1990 yıllarda “Eğitim fakültesi oku; hiçbir şey olamazsan öğretmen olursun” diyenlerin önemli bir ağırlığa sâhip olduğu millî(!) eğitim(!) sistemimiz(!) açısından artık mızrak çuvala sığmıyor. Okulların kar veya bayram sebebiyle tâtil edildiğinde çocukların sevindiği, okulları tâtil etmesi için il vâlilerine sosyal medya mesajlarının gönderildiği ülkemizde, okulların işlevi önemli bir sorunsal hâline gelmektedir.

Okulu Seven Çocuk Var mı?!

Millî eğitim sistemimizin bel kemiğini oluşturan ilkokul, ortaokul ve liselerin işlevi eğer öğrencileri bir üst eğitim seviyesine hazırlamak ise, bunun için bunca fizikî altyapıya gerek yoktur. Geçmişteki dershâne tecrübemiz bu işin, hafta sekiz saatlik bir müfredatla yapıldığını göstermiştir. Bu sistemin amacı öğrenci servis firmalarına iş alanı sağlamak ise, bundan daha kârlı taşımacılık şekilleri elbette vardır. Bu sistemin başka bir amacı, emeklilik için gün sayan öğretmenlere maaş vermek ise, buna başka bir çözüm bulunarak çocukların eğitim ve okula olan sevgilerinin yok olması engellenmelidir.

Çocukların okula sevgisi yok. Çocukların okulla birlikte okulda yapılan şeylere olan sevgileri de yok oluyor. Bu iddiaya karşı çıkan varsa, okullar açıldığında bir deney yapsın. Pilot olarak seçilen bir ilimizde valilik ilânıyla o ildeki tüm okullarda bir gün yoklama alınmayacağı duyurulsun. Bakalım kaç öğrenci okula gidecek? Annelerin evde ayakaltında dolaşmasın diye zorla okula gönderdiği ilkokul çocukları hâricinde kaç ortaokul ve lise öğrencisi okula gidecek, görelim. Bu acı gerçek, üniversitelerde iyice meydana çıkıyor. Sâdece imza atıp başarılı olacağını zanneden bir üniversite öğrencisi profili var.

Büyük bir çoğunluğu gayretli ve idealist eğitimcilerden oluşan öğretmen kadromuz, âdeta bir eğitim ordusu gibi çalışıyor olmasına rağmen, eğitim sistemimiz “millî” olmaktan uzaktır ve formaliteler denizinde boğulmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nda bürokratik yapısı, günümüz sorunlarına cevap verecek şekilde gözden geçirilmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı şemsiyesi altında “eğitim”, “okul”, “öğrenmek”, “bilgi”, “merak” gibi kavramların itibarları yeniden kazandırılmalıdır.

Bürokratik Bir Ayıp

Yayın dünyâmıza birçok değerli eser kazandıran Recep Seyhan’ın Ayasofya Meydanı’ndaki kitap fuarında şâhit olduğu bir olayla ilgili sosyal medyada yaptığı paylaşımda dile getirdiği husus, konunun hassâsiyetini ve âciliyetini daha iyi anlatmaktadır. Recep Seyhan, Millî Eğitim Bakanlığı’nın üst düzey bir bürokratının düzenlediği imza gününde, bir çok okul müdürünün ve öğrencinin kitap imzalamak için sıraya girdiğini aktarmaktadır. Bu bürokratın resmî bir emir ile böyle bir şey yaptığını zannetmiyorum. Ben şahsen etrâfındaki bâzı alt düzey bürokratların durumdan vazife çıkartıp işgüzarlık yaptığını ve öğretmenlerle öğrencileri emir verilmişçesine imza gününe katıldığını düşünmek istiyorum.

Ancak yine de belirtmeliyim ki, siyâsete giren kamu çalışanlarının görevlerinden ayrılmaları gerektiği gibi, kamu görevlileri de makamlarını, şahsî faaliyetlerine payanda olarak kullanmamalıdır. Hele hele bu makam, Millî Eğitim Bakanlığı’nda üst düzey bir makam ise, bu makamdaki kişilerin daha dikkatli olması gerekmektedir. Millî Eğitim Bakanlığın’da üst düzey bürokratlık gibi olağanüstü yoğunluk gerektiren bir makamda olmasına rağmen, bu makamdaki kişinin zaman bulup bir kitap yayınlaması elbette eğitim câmiamız için güzel bir örnektir. Ancak bu kitabın gerçek tirajı, bürokratik makamı ön plâna çıkarmadan yapacağı tirajdır. O standın önünde sıraya giren öğretmen ve öğrencilerin makamdaki kişiye verdikleri önem geçicidir, ama kitaba duymaları gereken saygı ve sevgi esas olmalıdır.

 

Ben Bir Üretim Hatâsıyım!

Şahsımdan örnek vereyim. Türkiye’de eğitim-öğrenim görmüş birçok kişi benimle aynı fikirde olabilir. Ben ve benim gibiler, bu eğitim sisteminin ortaya çıkarmak istediği insan tipi değiliz. Mesele, eğitim hayâtının tamâmına yakınını “İngilizce eğitim” ile geçiren ve ODTÜ İngilizce Öğretmenliği (lisans) mezunu biri olarak “İngilizce eğitim” denen garabete şiddetle karşıyımdır.

Okullarımızda hâlâ insana kendini kışlada hissettiren “rahat-hazır ol” komutları veriliyor. Öğrenci emirle iş yapmaya alışan ve emir almayınca hiçbir şey yapmayan biri hâline geliyor. Öğrencinin öğretmenden; öğretmenin okul müdüründen; okul müdürünün ilçe millî eğitim müdüründen; ilçe millî eğitim müdürünün il millî eğitim müdüründen; il millî eğitim müdürünün bakanlıktaki ilgili daire başkanında veya doğrudan bakandan emir almadan iş yapmadığı bir yapı ortaya çıkıyor. Bu durum, devlet okullarıyla sınırlı değil; özel okullarda da durum pek farklı değil. Sâdece şartlar biraz yumuşak.

Yılda en az iki ay tatil yapmak üzere devlete kapağı atmak için “öğretmen” olan ve sayıları az olsa da eğitim sistemimizdeki çarkların aksamasına sebep olan öğretmen profili, öncelik arz eden bir sorundur. Eğitim fakültesinden mezun olduktan sonra, mesleğiyle ilgili öğrenme sürecini sonlandırmış, Millî Eğitim Bakanlığı’nın düzenlediği eğitim programlarına “emir” ile gelen öğretmenlerin, cep telefonu ve tablet çağı çocuklarına vereceği ne olabilir?

Bu yıl Lise 1’i bitiren oğlumun ilkokuldayken öğretmeninden duyup bana aktardığı şu cümle durumu özetlemektedir. Öğrencilerden tepki alan ve sınıfı yönetemeyen öğretmen, işin kolayını bulup sınıftaki çocuklara şöyle der: “Ben bu sınıfta başöğretmen Atatürk’ün vekili sayılırım; bana itiraz edemezsiniz!”

 

Girdiği sınavlarda çözdüğü soru sayısına göre başarılı saydığımız gençlere geleceğimizi emânet ediyoruz. Cehâleti bilgelik, saygısızlığı özgüven zanneden bir nesil de hem âile hem de okulların ortaklaşa oluşturdukları eğitim sistemimizin birer sonucu oluyor. Bunların yanlışlığını dillendirenlere de ya “çıkıntı” ya da “biz mi kurtaracağız memleketi” diyoruz. Ne acıdır ki, memleketi sistemin üretmek istediği tipler değil, bu çıkıntılar kurtarıyor.