EKONOMİ POLİTİKALARI VE HOLLYWOOD SOLCULARI

Geçen sene bu sıralar "Winter is coming!" (ing. "Kış geliyor!",DMD), demiştim; şimdi "Winter has already come!" (ing. "Kış çoktan geldi!", DMD) diyorum.

(“Winter has already come!” ama “Game of Thrones” hala gelmedi!) Bundan maksadım şu an içinde bulunduğumuz kriz ortamıdır. Devalüasyon kaynaklı aşırı maliyet artışları, ekonomide toplam arzı kısmış ve durgunluk içinde enflasyonla, yani stagflasyonla, bizi başbaşa bırakmıştır. Bu durgunluğun 2018 yılı Ekim – Kasım  - Aralık ayları itibariyle negatif büyümeye döneceği herkesin ortak beklentisidir. Çok değil, bu döneme ait milli gelir istatistikleri Mart ayında açıklanacaktır ve benim tahminim yüzde 3,5-4 arası bir küçülme yönündedir. Son açıklanan sanayi üretimi endeksleri de, durumun 2019 yılında da hiç iç açıcı olmadığının sinyalini vermektedir. 2019 yılı Ocak – Şubat – Mart aylarına ait milli gelir verileri Haziran’da açıklanacaktır. Bu verilerde de negatif büyüme beklenmektedir. Bu ahval ve şerait içinde, orta düzeyin altında gelire sahip olan vatandaşlarımızın vaziyeti fenadır. En temel tüketim mallarının bile alımı zorlaşmıştır. Bireyler ve firmalar, hepsi, büyük bir nakit sıkıntısı ve borç batağı içindedir.

Bu ortamda, hükümetin ve merkez bankasının üç yeni politikası açıklandı. Bugün bunlara değinmek istiyorum. Önceden belirteyim: Benim için öncelik işsizliğin ve durgunluğun yenilmesidir, enflasyon daha sonra gelir. Hükümetin, geçici bir süre için, enflasyonu boşverip işsizlik ve durgunlukla mücadele edeceği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda ilkönce Merkez Bankası’nın karşılık oranlarında indiriminin ne anlama geldiğini ve hükümetin istihdam seferberliği programını kısaca inceleyeceğim. Sonra üzerinde herkesin 20 gündür türlü lakırdı ettiği tanzim satışlar ve tarımın yapısal sorunları üstünde duracağım. En sonda da, Türkiye’de kendini solcu gören IMF ve NATO sevdalısı Hollywood solcularını deşifre edeceğim.

ZORUNLU KARŞILIK ORANLARINDA İNDİRİM NE ANLAMA GELİR?

Merkez Bankası bankaların kredi arzını ve bankalar arası para piyasasında nakit rezerv talebini kontrol etmek için zorunlu karşılık oranlarını kullanır. Merkez Bankası’nda bankaların her biri için mevduat hesabı benzeri bir hesap açılır. Bir bankaya yatan her mevduatın belli bir miktarı kredi olarak piyasaya verilmez ve Merkez Bankası’ndaki bu hesaba yatar. Bu kanuni bir zorunluluktur. Merkez Bankası’nın her banka için açtığı bu hesapta biriken nakit rezervleri zorunlu karşılıklar, zorunlu karşılıkların mevduata oranı ise zorunlu karşılık oranı olarak adlandırılır. Zorunlu karşılık oranları düşürülünce iki etkisi olur: İlki, her bankanın elindeki toplam mevduat içinden daha fazla miktarda fonu kredi olarak ekonomiye dağıtması, yani bankacılık kredi arzının artmasıdır. Bu kısa dönemde (9 ilâ 12 ay arası) piyasa faizlerinde düşüşe sebep olurken, uzun dönemde (15 ilâ 18 ay arası) enflasyonun yükselmesine yol açar. İkincisi, bankaların ellerinde efektif olarak kullanabilecekleri nakit rezervleri arttığı için nakit rezerv talepleri de düşer. Bu da, bankalar arası para piyasasında faizlerin düşmesine yol açar. Dolayısıyla, Merkez Bankası hem bankalararası para piyasasında hem de genel ekonomide, faizlerin kısa dönemde düşmesine ama uzun dönemde (2020 yılı Haziran – Eylül ayları) hem enflasyonun hem de faizlerin yükselmesine yol açacak bir uygulama yapmıştır. Bununla birlikte hem KOBİ’ler hem de hanehalkı için ciddi boyutlara ulaşan nakit sıkıntısını kısa dönemde (özellikle seçim sonrasına kadar) giderecek bir uygulama içerisine girmiştir.       

İSTİHDAM SEFERBERLİĞİ

Maliye Bakanı’nın geçen gün açıkladığı istihdam seferberliği paketi özel sektör firmalarının istihdam edeceği her yeni işçi için vergi indirimi ve gerekirse Nisan ayına kadar bu işçilerin maaşlarının devletçe ödenmesi gibi iki temel madde içermektedir. Yani, devlet, firmaların işgücü maliyetinin bir kısmını (ilave istihdam edilen işçiler için) üzerine almaktadır. Bu ve benzeri uygulamalar, benim kalben desteklediğim uygulamalardır. Bir kişinin daha istihdam ordusuna katılması, elinin emeği gözünün nuru ile ekmek kazanması hiçbir ademoğlunun karşı çıkmaması gereken politikalardır. Ancak, hükümet bu uygulamalarla kendi Yeni Ekonomi Programını deldiği izlenimi vermektedir. Hele bu önlemlerin seçim sonrasına kadar kısa bir vade için geçerli olması endişelerimizi arttırmaktadır. Bir de, işsizliğin asıl sebebi, talep yetersizliğidir. Ama klasik sağ partilerin politika uygulamaları benzeri, hükümet, firmaların maliyetlerini sübvanse ederek bu meseleyi çözmeye çalışmaktadır. Esas yapması gereken ise talep arttırıcı uygulamalardır. Firmalara teşvik politikası istihdam ve milli gelir artışını dolaylı yoldan etkiler ve her zaman başarılı olacağı garanti değildir. Ama kamu harcaması ve kamu üretimi net gelir ve istihdam artışına sebep olur. Bu politikanın sonucunda da, uzun dönemde enflasyon artacaktır. Hükümetin uzun dönemde hem istihdamı arttıracak hem de enflasyonu düşürecek bir planının olması gerekir. Ne yazık ki, şu an için, bu yönde bir adım atılmamaktadır.

TANZİM SATIŞLAR: DEVLET DOMATES SATAR MI? BAL GİBİ DE SATAR!

Hemen söyleyeyim: Tanzim satış uygulaması olumludur, genelde desteklenmesi gerekir. Ama bu politikanın yöntemi, kalıcılığı ve kapsamı eleştirilmelidir. Türkiye gibi gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu, bölgeler ve sınıflar arası gelir makasının açıldığı ülkelerde, sosyal devlet her türlü malda düşük gelir grubundaki vatandaşları gözetmek için tanzim satış mağazaları işletir. Benim çocukluğumda, belediye halk pazarları, çeşitli adlarda kamuya ait mağazalar vatandaşın zorunlu ihtiyaçlarını ucuza karşılamasını sağlardı. Maalesef, rahmetli Özal’la başlayan özelleştirme furyasıyla bu kurumlar bir bir satıldı. Yetmedi, devlete ait temel sanayi tesisleri ucuza elden çıkarıldı. Orman arazileri satıldı. Şimdi de, aldığımız duyumlara göre, İsrailli ve ABD’li firmalar, Ege ve Marmara bölgesinde batık çiftçilerin işletemediği tarım arazilerini ucuza kapatmaktadırlar.  Yarın, domatesi, zeytini, inciri, üzümü, marul, taze soğan ve maydanozu Türk topraklarında İsraillilerin sahip olduğu firmalardan alırsak o zaman hatamızı anlarız. Yani devlet bal gibi de domates satar, satmalıdır da! Bunun ötesine gidip, gerekirse devlet domates de üretmelidir. Bununla birlikte, tanzim satışların çok daha geniş bir mal çeşitliliğini içermesi, satışların kamyon ve çadırlarda değil adam gibi devlet marketlerinde yapılması ve bu kurumların kalıcı hale getirilmesi gerekir. Aynı zamanda,  tarım topraklarının yabancı şirketlere satılması önlenmeli ve kapsamlı bir tarım politikası ile – gerekirse KİT’ler kurularak veya Kooperatiflere teknik destek vererek- yerli ve milli tarım üretiminin arttırılması gerekmektedir. 

NATO’CU VE IMF’Cİ SOLCULAR

Son dönemde yeni bir solcu profili ortaya çıktı. Benim çok sevdiğim, şimdi de vekil olan Hocalarımdan birisi, üç sene önce üniversitedeki odamda bana şöyle demişti: “Dündar’cığım, artık sol için mesele gelir dağılımı, işçi sınıfının hakları gibi konuları içermemektedir. Bugün sol, marjinal grupların hakları, etnik azınlıkların hakları, hayvan hakları ve çevre sorunları üzerine odaklanmalıdır!”. Tabii ki kafam karıştı. İşçinin sınıfsal mücadelesinden ayrı bir sol, fakir halk kesimlerine yardımla dalga geçen, “21’inci yüzyılda devlet domates mi satar?” diye soran bir sol, ne kadar sol olabilirdi? Bugün, sevgili Hoca’mı tenzih ederim, piyasa sistemini putlaştırmış, PKK’yı kitle siyaset örgütü, FETÖ’yü sivil toplum kuruluşu olarak gören ve gösteren, ekonomide IMF’ci, jeopolitikte NATO’cu, dış politikada Ermeni ve Rum yanlısı, İsrail patentli ve CIA güdümlü bir kısım tipler, sol adına hükümetin –kendi programlarıyla da çelişen- sosyal adalet yanlısı politikalarını eleştiriyorlar. Halbuki sol mevcut uygulamayı desteklerken, bu uygulamaların kalıcılaştırılması, kapsamlı bir kamulaştırma yapılması ve planlı ekonomiye geçilmesi yönünde hükümeti eleştirmeliydi. Görüyoruz ki, Türkiye sağı kadar, solunun önemli bir kesimi de ideolojisizleşmiştir. Ben bunlara Hollywood Solcu’su diyorum.

Apolitik sağ ve solu Pazartesi ele alırız.