EN ÇOK DA KENDİNE UZAK İNSAN

ERAY YAĞANAK 08 Mar 2021

Ne çok değiştiriyor, dönüştürüyor insan!

Ne çok konuşuyor insan!

Kendiliğinden akıp gitmekte olan varoluşu ne çok kesintiye uğratıyor konuşarak!

Bilmiyor mu ki “etrafımıza saçtığımız kelimeler oranında ölürüz.”

Ne çok değiştiriyor, dönüştürüyor insan! 

Bilerek mi yoksa bilmeden mi yapıyor bunu bilmiyorum. Bilmesem bile açık olarak hissettiğim bir şey var: Her tek insanın hem kendi bireysel yaşamının hem de bir bütün olarak varlığın, varoluşun önüne çektiği her set onu biraz daha uzaklaştırıyor kendinden. Konuştukça anlaşılmaz, dönüştürdükçe tanınmaz hale geliyor.

Bir acelesi var sanki. Ulaştığı hiçbir nokta durması için yeterli gelmiyor. Hep bir sonrası var onun. Sonra, ya sonra. Hep bir ötesi var. Ötesi, daha ötesi. Oysa, bir durup düşünse, bir dursa, duyumsasa; kendini hangi karanlığın kollarından çekip aldığını bir hatırlasa duracak belki. Yitip gitmekte olanı fark edecek.

Ah Aristoteles, ah Galileo, ah Kopernik. Platon’un olmakta olanı olduğu gibi olma halinden çekip çıkardığı, bozulmanın ve çürümenin mekânı olarak adlandırdığı yeryüzüne indik sayenizde. Etrafımızı saran ağaçları, taşı, nehiri, denizi gördük, kulağımızı çınlatan kuş sesini işittik.

Çok da zaman geçmedi oysa. Evrenin tarihini düşündüğümüzde insanın tarihi nedir ki! Koca evrende bir toz tanesi kadar olduğumuz söyleneli çok olmadı. Kabullenemedik bunu. Su sesinin doğanın sesine karıştığı nehir üzerine kurulan ve varlığı suyun akışına bağlı olan değirmeni nehrin dallarını kırarak yetim ve öksüz bıraktık. Barajlar kurduk! Saltanatlar yıktık! Yetmedi.   

İnsanın, insanlık adına yaptığını söylediği her şey dönüştürüyor insanı. Üstelik bu kendiliğinden bir dönüşüm de değil. İnsan, insanı insanlık adına evriltiyor. Doğanın kendiliğinden evrimi insanın hem kendini hem doğayı evriltmesine dönüştü. İnsan da doğa da doğallığını kaybetti.

Otantik bir varoluş yok artık. Dasein kuru bir Sein’a dönüştü. Aynı yüzler, aynı gözler, aynı bakışlar. Dokunduğumuz hiçbir şeyi hissedemiyoruz. Dokunulduğumuzu, sana dokundum, farkettin mi diye sorulduğunda anlıyoruz. Sana dokunuyorum dediğimizde boş boş bakan gözlerle karşılaşmak olağanlaştı. Sıradanlığın olağanlaştığı, olağan olanın olmakta olma halinden çıkarıldığına tanık olmak şaşırtmıyor artık bizi. İnsan “post”una bürüneli çok oldu oysa. Bayağılık yeni “post”umuz oldu.

İnsanın en büyük tarihsel başarısıdır “post” değiştirmek. Sadece insan olmak yetmez ona. Modern iken post-modern, hümanist iken posthümanist, kendini adlandıracak bir şey bulamadığında da transhümanist olur. Hep bir trans halindedir. Hiç yetmez kendine. Kendi için yaptıklarını yeterli görmez. Kendini kendi içinden çıkarttığı karşıtlıklara mahkûm eder. Hiç yorulmaz. Hakikati bulma peşinden koşarken şimdide olma halini unutur. Şimdide olanı unutma hali olarak hakikat peşinden koşmak olmakta olanı gizlemektir oysa.

Gizleyerek unutur insan. Oysa daha dün gibi kulaklarımızda çınlıyordu; “insanoğlu merhaba diyordu doğaya; haykırıyordu Miletli Tales’in ağzından: Merhaba ey doğa-sen kimsin? Ve yanıt vermişti doğa: Ben senin ananım ey insanoğlu-tanımadın mı?”

İçinden çıkıp varlığa kavuştuğumuz doğanın sesini işitmez olduk. Hayatın anlamını tüm seslerin sustuğu yerde arıyoruz. Ses geliyor, yer yok. Duyuyoruz, duyduğumuzu görmüyoruz. Hiç “burada” değiliz; hep orada, “olmadığımız yer”deyiz.

Ey insan! “Anlamı nedir yaşamanın”? “Ne sözler yetti seni anlatmaya ne de sazlar.” “Mutlaka bir anlamı vardır böyle yaşamanın. Her yerde tükendiği bir anda umudun.”

Bekleyip göreceğiz…

Not: Her insanın tekil varlığı onun hak arayışının meşru zeminidir. Bu meşru zemini kullanarak varlığını görünür kılma ve sürdürme çabası gösteren kadınların varlığını kendi varlığımın üzerinde ya da altında görmüyorum. Aksine, kendimi, bir kendilik olarak algılamama olanak sağlayan varlık koşullarım olarak görüyorum. Bu nedenle, onların kadınlar gününü kutlamıyorum. Bu onlara haksızlık ve hakaret olurdu. Ben, onlara, varoldukları için teşekkür ediyorum.