EŞİT OLMANIN DAYANILMAZ ADÂLETİ

Dr. Can CEYLAN 17 Mar 2021

Her gün önünden geçtiğimiz binâlara dikkat etmeyiz.

Türkçemizde “ağza sakız olmak” diye bir tâbir vardır. Bir konunun bilip bilmeyen herkes tarafından konuşulması, dedikodu malzemesi yapılması anlamında kullanılan bu deyim, aynı zamanda o konunun itibarsızlaştırılması, önemsizleştirilmesi hatta ayağa düşmesi anlamında da kullanılır. Tıpkı her konuda fikri olan ve televizyondaki her tartışma programına çıkan kişilerin bir süre sonra inandırıcılığını kaybetmesi ve önemsizleşmesi gibi, elâlemin ağzına sakız olmak da benzer bir önemsizleşmeye karşılık gelmektedir.

Herhalde “eşitlik” kavramı sakız olsaydı, ağızlarda bu kadar çiğnenmezdi. Toplumsal eşitsizliğin her türüne karşı verilen mücâdelenin kamuda karşılık ve destek bulması için âdeta ulusal seferberlik ilân ederken, konuyla ilgili bir kanıksama ve normalleşme oluşturulduğu gözden kaçmaktadır.

Çaya çorbaya limon

Her gün önünden geçtiğimiz binâlara dikkat etmeyiz. Her gün gördüğümüz kişilerdeki fizikî değişikliği fark etmeyiz. Aynı şekilde, her gün televizyonda gördüğümüz, radyoda duyduğumuz, gazetede veya açık hava reklamlarında okuduğumuz kavramları da bir süre sonra göz ardı ederiz. Dikkat çekmek amacıyla yapılan ama kaş yaparken göz çıkartılan eylemlerde ön plâna çıkartılan “eşitlik” kavramı, son zamanlarda çaya çorbaya limon mesâbesine indirilmiştir.

Eğitimde eşitlik, siyâsette eşitlik, iş hayâtında eşitlik, sporda eşitlik, ulaşımda eşitlik, iletişimde eşitlik, trafikte eşitlik, medyada eşitlik, evlilikte eşitlik, ayrılıkta eşitlik ve küresel eşitlik… Eşitlik kavramı bu kadar çok kullanılınca yozlaşmaktadır. Yozlaşınca aşınmakta ve gerçekten kullanılması gereken yerde kullanılınca oraya oturmamaktadır.

Eşitlik, adâlet değildir

Bu yazının başlığına ilhâm olan Milan Kundera’nın en bilinen romanındaki (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği) diyalektik yaklaşım burada da söz konusudur. Milan Kundera, romanın olay örgüsünde var olmanın aslında dayanılmaz bir ağırlık olduğunu vurgular. Bu yaklaşımdan mülhem diyebiliriz ki, eşitlikte adâlet yoktur; adâletsizlik vardır. İnsanların fizikî, psikolojik, mânevî, duygusal, cinsel ve aklî açıdan farklı olduğu gerçeğine gözlerimizi kapatırsak, bu gerçeği yok edemeyiz. Etmemeliyiz de.

Tornadan geçirir gibi herkesi aynı eğitim müfredâtından geçirince kaybolan değerler ve zenginlikler gibi, herkese eşit şartların sağlanması da dayanılması mümkün olmayan toplumsal bir yük ve ağırlık yaratmaktadır. Hukuk önünde herkesin aynı temel hak ve özgürlüklere sâhip olduğunu, kişisel farklılıklar dikkate alındığında sağlanması gereken fırsatlarla bir tutmak, bu yükü daha da ağırlaştırmaktadır.

Adâleti yanlış yerde aramak

Nasrettin Hoca’nın çok bilinen bir fıkrası vardır. Nasrettin Hoca bir gün evinin bahçesinde bir şeyler aramaktadır. Onu görenler ne aradığını sorarlar. Nasrettin Hoca da tespihini kaybettiğini söyler. Komşular tam olarak nerede kaybettiğini sorduğunda ise Nasrettin Hoca, kömürlükte kaybettiğini söyler. Neden orada aramadığını sorduklarında ise, “orası karanlık, bahçe aydınlık o yüzden bahçede arıyorum” cevâbını verir.

Günümüzde en çok dillendiren ve hatta ağza sakız olan “kadın-erkek eşitliği” de buna benzemektedir. Kadınların kendi aralarında ve erkeklerin kendi aralarında eşit olmadığı bir dünyâda, hangi kadının hangi erkekle eşit olması gerektiği tam bir çıkmazdır. Konuya bu açıdan bakılmadığında verilen cevaplar da ya idâre-i maslahat kabilinden ya da kuru gürültü olmaktadır.

Durumun daha vahim olan ve daha dikkat edilmesi gereken tarafı ise pek dillendirilmemektedir. Bu, kadınların erkeklerle “eşit” hâle getirilmesi uğruna, kadınların erkeklerden üstün ve güçlü olduğu özelliklerinden vazgeçmeleri ya da bu özelliklerini ön plâna çıkarmamalarıdır. Yâni, kadınların erkeklerle eşit seviyeye gelmeleri, kendi üstünlüklerinden ve güçlü taraflarından vazgeçmeleri ön şartına bağlanmaktadır. Oysa burada kadınlara haksızlık edilmektedir. Zira erkeklerin güçlü ve avantajlı olduğu özellikler, nicelik açısından çok olsa da, kadınların güçlü olduğu özellikler nitelik olarak daha ağır basmaktadır.

Eşitlik değil, denklik

Kavramlar arasındaki iletişimsizlik, kaybedilen veya istenen şeyin nerede aranması konusunda bir fikir birliğini imkânsız kılmaktadır. Asıl talep edilen denklik ve adâlet iken, bunun eşitlik gibi muğlâk, belirsiz, öznel bir kavram ile anlatılmaya çalışılması, satır arasında kötü niyeti de barındırmaktadır. Sanki bu muğlaklıktan nemalananlar, bu işi yokuşa sürmektedir.

Türkçemizdeki bir tâbirle söylemek gerekirse, kadınların güçlü tarafları pahada ağırken, erkeklerin güçlü oldukları taraflar yükte ağırdır. Kadın erkek arasındaki adâleti sağlamak için, mutlak ve kayıtsız eşitlikte ısrar etmek, kadınların üstüne taşınması ve altından kalkılması imkânsız bir yük yüklemektedir. Nasrettin Hoca’nın fıkrasını hatırlarsak, en dikkat çeken adâletsizlik olarak kadın-erkek adâletsizliğinin çözümünü ararken baktığımız “mutlak eşitlik”, doğru bir adres değildir.

Matematiksel bir örnek burada daha açıklayıcı olabilir. Hiçbir şey, kendisinden başka bir şeye eşit olmadığı için, ancak denklik olabilir. Bu yüzden matematikteki “denklem” kavramı ile anlatılmak istenen tam da iki farklı şeyin birbirine eşit değil, denk olmasıdır.

Pozitif ayrımcılık, adâlet mi?

“Pozitif” kavramı, ölümcül bir hastalık şüphesiyle yapılan test sonuçlarında üzücü bir sonuç için kullanılırken, çocuk sâhibi olmak isteyen bir kadının yaptırdığı gebelik testinde sevindirici bir sonuç için kullanılır. Kadınların yüzyıllardır yaşadığı mağduriyeti telâfi etmek için sağlanan şartları, “pozitif ayrımcılık” olarak nitelendirmek de, kadın ve erkek arasındaki adâletsizliğe ve dengesizliğe çâre olmamıştır. Zira bu uygulama, kadınlara “erkekler tarafından bahşedilen bir lütûf” olarak anlaşılmaktadır. Sanki adâlet, kadınların doğal hakkı değil, erkeklerin rızâsı ve onayı ile verilen bir hediye şekline sokulmaktadır. Oysa adâlet, “verilen” değil, “doğal” bir haktır.

Kadın ve erkek arasındaki sosyal dengesizliğin çözümü, sorunun temel kaynağı olan Avrupa’nın sınıflı toplum anlayışını dikkate almadan talep edilen eşitlik değil, kadınların gasp edilen haklarının serbest bırakılmasıdır. Bu haklara müdahale edilmediğinde dengesizlik kendi kendine ve doğal süreç içinde ortadan kalkacaktır.  Aksi takdirde, kadınlara erkekler tarafından “lütfedilen eşitlik”, ağza sakız olmaktan kurtulamayacak ve diz çökerek verilen tek taş yüzük kadar romantik anlara has bir kurgudan ileri gidemeyecektir.