FAKİR HER ŞEYE SAHİPTİR

Cemalnur SARGUT 11 Eki 2018

Fakir, hiçbir şeyi olmayan değil, her şeyde buyruğu olandır. Bir şeyi dileyip olmasını istediği zaman, hemen olur.

Fakir, elinde parası, malı ve mülkü olmayan değil, dediği olandır. Peygamber efendimiz buyurmuştur ki: "Fakirlik övüncümdür, iftiharımdır. Ben onunla diğer nebi ve resullere karşı övünürüm." [1]

Kenan’er Rifai hazretleri: “Fakr ne demektir? Bu öyle bir isimdir ki kemâlini bulursa vuslat hâsıl olur. Kendinden bir şey kalmaz, Allah tecellî eder.

Fakir denilen kimse her şeye mâliktir; ona ise kimse mâlik olamaz. Binâenaleyh bu mertebeyi bulmak için insanda havfin mânâları zahir olmalıdır” der.

Fakirlik ateşiyle yanan ve şiddetli yoksulluktan kıvranan kırık kalpli birisini gördüğünde, hemen ona yakınlaş. Çünkü Allah’la onun arasında hiçbir perde yoktur. Onların dünyadaki görünüşleri, bedenleri, az yemekten, az içmekten; nefsleri, şehvetlerin engelinden; kalpleri kuruntulardan ve ruhları kötülüklerden yanmıştır. Kalplerinde arzu ve isteklerden bir şey kalmamış, kötü düşünceler tamamen kaybolmuştur. Bunlar, bizim yüzümüzün ışığıyla (lika nuruyla) yanmış, beka (kalıcılık) sahipleridir.” [2]

Fakir nasıl kereme muhtaçsa kerem ve ihsan da öyle fakirlere ihtiyaç duyar. Saf aynalarda kendi güzelliklerini görmek için ayna karşısına koşan, oradan ayrılmayıp, kendi hüsünlerini seyreden güzeller gibi, saf ve temiz fakirler de zenginlerin ve cömertlerin aynalarıdır: Onlarda kendi gönül zenginliklerinin akislerini görürler.

Çünkü Allah, bütün inanmışlar, benim öksüz kullarımdır der. Onların sualleri benim sırlarımdır, buyurur. Değil mi ki fakirler ve kimsesizler cömertliğin ve büyüklüğün aynalarıdır, şunu bil ki nefes aynanın yüzünü buğulandırır. Yine bil ki Hakk’ın cömertlik tecellisi iki türlüdür. Bunlardan biri, yeryüzüne bölük bölük fakirler ve kimsesizler salmasıdır. Bu ihtiyaç sahipleri hem Hakk’ı, hem muhtacı oldukları başka nimetleri, aramaya başladılar mı Allah, ikinci cömertliğini göstererek, onları istidatları ve arayışları ölçüsünde nimetlere ve kendine kavuşturur. Demek ki senin gördüğün fakirler, ister nimetin ister vahdetin fakiri olsunlar, ilahi tecellilerin aynalarıdır. İlahi tecelli cömertlik halinde görünür, onları nimetlere gark eder veya birlik halinde görünür, onları kendi zatına çeker. Fakir, nasıl ihsanın ve ihsan sahibinin aşıkı ise, ihsan ve kerem sahibi de fakire aşıktır. Fakir sabırda ileri giderse, ihsan edici onun ayağına gelir; ihsan sahibinin sabrı ziyade ise fakir onun kapısını çalar. Ancak fakirin sabrı kemaline; ihsan sahibinin sabrı ise onun noksanına delalet eder. Çünkü fakirin güzelliği sabırda, kerimlerin güzelliği ise ihsanda acele göstermektedir.

Kenan er Rifai buyuruyor ki: “Bir saat acz ve fakr ile yaşamak, bir sene varlık ve benlikle yaşamaktan âlâdır”.

Hazret-i Pîr “ Her kapıyı dolaştım, ancak acz ve yokluk kapısında kimseyi bulamadım ve oradan çabucak girdim,” diyor. İslâmiyet'in şartı da budur. Yâni lâ ilâhe illallah, Allah var başka şey yok, demek. Soyun vârından ey Ken'an / Görürsün vâr olan Allah..."[3]

 Resûlullah Efendimiz bir hastayı yoklamaya gittikleri vakit, hastalığın sebebini sorunca: Hasta, yâ Rabbî, âhirette çekeceğim azabı dünyâda ver, diye yalvarmıştım. Bu duadan sonra da hastalandım, demesi üzerine Efendimiz: Dünya ve âhirette iyilik ver, yâ Rabbî... diye duâ etseydin daha iyi olmaz mıydı? buyurmuşlar.

İş, her umurda Hakk'a acz ve ihtiyâcını arzetmekte ve tamâmiyle ona muhtaç olmaktadır. İşte bütün tâat ve ibâdat ve riyâzâtın mânâsı budur. Keza, lâ ilahe illallah da budur... acz, ihtiyaç, fakr ve yokluk... ben yokum sen varsın. Yâ Rabbî, senden sana sığınırım! diyelim. Ama söz ile değil! İşte bunu, bütün mânâsiyle söylediğin vakit, nefsine dokunan herhangi şeyde kimseye celâllenemezsin.[4]

İrfanın alâmeti ancak Hakk’a itimat ve onunla zenginliktir. Asıl zenginlik, Hak’la olmakta ve ona manevî bağla kul ve köle olmaktadır. Asıl fakirlik de Allah’ı bırakıp aciz ve fani kullara koşmaktadır ve onlardan menfaat ummaktadır. Cömertliği, takvada; zenginliği tam inançta ve şerefi, alçakgönüllü olmakta bulduk. Bu yolda altı kapıdan geçmek lazımdır:

1.Sıkıntıya alışmak

2.Azametten kurtulmak

3.İhtirastan vazgeçip, Hakk’ın ihsanına şükretmek

4.Tembelliği terk edip, çalışmaya devam etmek

5.Emelleri bırakıp, amellere sarılmak

6.Fazla uykuyu terk edip, ekseri uyanık bulunmak

Güzel ahlakın bir yönü de, yoksullara dönmek, mal, mevki gibi şeylerle zengin olandan yüz çevirmektir. Yoksul, hor ve kırılmış birisi ile mal ve dünyevi makamıyla zenginleşmiş birisi Allah ehlinden birisinin meclisinde bir araya gelirse Allah ehlinden olan kişi zenginden daha çok fakire yönelir ve ona ilgi gösterir. Bu konuda Allah ehli Hakk’ın terazisine muhtaçtır. Terazi bu anlamda, içinde zengine karşı aşırı bir ilgi bulmaması ve konuşmasına dikkat etmesidir vesselam.

[1] Sohbetler, s.319

[2] Hacı Ahmet Kayhan, Maddi-Manevi Kur’an ve ilmin Güneşi Hz. Pir Seyyid Sultan Abdülkadir-i Geylani

[3] Sohbetler, s.612.

[4] Sohbetler, s.131