"GÖREN VE BİLEN KALPTİR, AKIL DEĞİL."

Cemalnur SARGUT 14 Mar 2019

İnsan aklıyla muhakeme eder. Problemleri aklıyla; bilgisi, görgüsü, kültürü ve birikimleriyle çözmeye gayret eder. Fakat kalbiyle hüküm verir. Çünkü kalp tasdik makamıdır.

Mühür kalptedir. Karar aklın işi değildir; akıl ancak birikimlerimizle muhakeme eder. Kalp mutmain olunca, şüpheleri izale ettikçe kalbin meyli artar ve kalp hakikate teslim olur. Bu ön muhasebeden geçtikten sonra kalbinin evet demesi onu rahatlatır, mutlu eder ve o bütün vesveselerden kurtularak huzur bulur.

Kalbin uyanması için kalp denen et parçasının üzerine Allah’ın nurunun vurması lazımdır. Zîra âyet-i kerîmede Allah (c.c) “Ben yerlerin ve göklerin nuruyum.” demektedir. Nur ise etrafı aydınlatmak yani kalbi aydınlatmak için vardır. Kur’ân’a göre bu aydınlanmada Allah’ın kullandığı metotlardan biri sille-i Hüda, diğeri cezbe-i Rahman’dır. Sille-i Hüda, acı ve sıkıntılarla insanı Allah’a doğru çeker; böylece kalp uyanır ve “Allah” demeye başlar. İrtibatı Allah’la kurar. Cezbe-i Rahman’da ise bazen mürşid-i kâmille karşılaşıp onun bir sözü veya nazarı ile insanın kalbinin uyanması, bazen de insân-ı kâmillerin ilimleri ile, insanın kalbinin bir hâlden başka hâle geçerek tekamül etmesi söz konusudur. Kalp uyandığı zaman, basiret gözü açılacaktır. Böylece kalp doğru karar verir. Çünkü iman kalbe yerleşmiştir.

Kalp her tarafa dönebilen bir yüze sahiptir. Kalbin ruha bakan yönüne ise vicdan adı verilir. Nefse bakan yönüyse benlik oluşturur ve kalbi köreltir. Eğer bu iki sebeple kalbin ruha bakan yüzü devamlı açık halde durursa, kalp diri olursa hadiseleri sürekli olarak doğru idrak eder. O zaman da insân-ı kâmiller o kalbe referans verir. Artık o insana “Fetvayı kendi kalbinden alabilirsin.” derler.

Hadis-i şerifte “Yere göğe sığmayan Allahu Azîmüşşan mümin kulunun kalbine sığdı.” buyuruluyor. Ancak ölmeden önce ölmek evresine gelmiş olan insan; ben diyen nefsini zapturapta alan, kendini otokontrol altında tutan insan fetvayı kalbinden alabilir. Ondan önce o et parçasından fetva alınmaz. Çünkü et çalışmıyor ise cüzzî akıl çalışıyor demektir. Cüzzî akıl ise sadece dünyaya eren akıl demektir. Cüzzî akla gelen bütün bilgiler eksik ve yanlıştır; zîra akıl bilgiyi beş duyu üzerinden alır. Hafıza da onu etkiler. Beş duyunun da ancak belli sınırlar içinde idrak ettiğini biliyoruz. Mesela göz belli metrenin uzağını göremez, kulak belli frekansın ötesini duyamaz. Dolayısıyla bu bilgiler akla yanlış geldiğinde, akıl onu değerlendirmeye alırken yanılırsak, işte o zaman kalbe başvurulur. Kalp uyanıksa iman eder. Ancak akılla kalp arasında şöyle bir fark vardır. Akıl devamlı zıtlıkların tesiri altındadır. Kalp ise iman ettiği şeyden asla dönmez. Dönmediği için de ondan doğru bilgi elde etmek mümkün olur.

Peygamberimizin (s.a.s) istişareye davet etmesi sadece nefsini yenemeyenler için değil, aslında herkes için gereklidir. Şeriata göre de, danışılan bilgi Allah indinde geçerlidir. Hadis-i şerifte şöyle denmiştir: “Bir müçtehit, içtihat eder ve içtihadında isabet ederse iki sevap; hata ederse bir sevap kazanır.” (Buhari, İ’tisam, 21; Müslim, Akdıye, 15) Bu doğrultuda, gerçek bir hocaya danıştığında, verdiği cevap yanlış bile olsa sen danışman sebebiyle bir sevap alırsın. Danıştığın şeye verilen cevap doğru çıkarsa iki sevap alırsın. Danışmak önemlidir çünkü Peygamber (s.a.s) mutlaka istişare ediniz ve bir bilene sorunuz demiştir. Onun için bilenle istişare etmek en doğru yoldur.

“Ben adam oldum, kendi nefsimi yendim.” diyen kişi sağlıklı karar veremez. Nefsini yendiğini ancak etrafındakiler söyleyebilir. Kendi başına “Ben oldum, bittim, Allah’a vardım.” diyen insandan kaçmak gerekir. Çünkü sonsuz olan Rabbinin manasını idrak için gereken tekamül de sonsuz olmalıdır. Zaten kalp hiçbir zaman “Ben oldum.” demez. Kalp makamı peygamber makamıdır. Vücudun tam ortasında olup berzahı anlatır. Kalp, dışıyla halka bakıp içiyle Hakk’a bakarsa; tekamül etmiş ve ondan fetva alınabilir hâle gelmiş olur vesselam.