GÜZ İŞTE…

Günün yüzü sararır, solar. Ağaçlar ürker, titrer. Elini, kolunu sallar ekim kasım, yapraklar arasında volta atıp gezer...

Günün yüzü sararır, solar. Ağaçlar ürker, titrer. Elini, kolunu sallar ekim kasım, yapraklar arasında volta atıp gezer...

 

Dokunurlar sonra birlikte 'eylül yüzlülere'  bir bir. Damlalar da düşer bazen bağırlarına, yüzlerine. En çok da bu gider ağırlarına...

 

Sonra, ansızın bir boşluğa düşerler döne döne, birbirine değmeden elleri... Her biri başka bir yöne...

 

O an, bir ağıt gelir kulağa 'hışır hışır'. Ormanlar, ağaçlar, kurtlar, kuşlar, börtü böcek 'hüzün' ile tutuşturuverir kendini.

 

Gökyüzünde, bölük bölük uçup giden 'göçmen kuşları' da kapatır gözlerini...

 

O ağıt ki, yakar, yırtar yani tüm alemin yüzüne örtülen, güzelim o 'yemyeşil' tülleri.

 

Artık nafile, açılmıştır hazanın bir kere ağzı yumulmuştur gözleri. Sormuştur onlara da göz göze gelince, 'nedir' diye son sözleri...

 

Sisler, çiseltiler arasında kapanır bir bir açık sarı, kahverengi gözleri...

***

Yorgun, bir gözü arkada kalan esmer yüzlü yaz, son kez bir güz gülünün başında ve yanık sesiyle ona döker içindeki yangını, derdini, kendini...

 

Hazan Hazan... Yazan Yazan... Sallamış da sallamıştır yazın tahtını, yıkıp geçmiştir bendini. Derman bırakmamış, tutmaz olmuştur dizleri...

 

Yetmemiş, rüyasına girmiş bir de 'beyaz beyaz', karakışın ayak izleri...

 

Sonbahar işte, manzara tablolarının utanıp, kendilerini gizledikleri...

 

Bazılarının içeriden, bazılarının dışarıdan gözledikleri...

 

Kasımpatıların özledikleri... 

 

Her sene gidip gelen, yine de hiç kimsenin hiç bir zaman adreslerini bilemedikleri...

Güz, güz işte...

 

Sağlıcakla kalın...