HAYALLER AMSTERDAM , GERÇEKLER AMSTERDAM!

1 Günü yazılarında bu hafta Hollanda'nın başkenti Amsterdam'dayız! Bi'acaip yer burası: oldukça kuzeyde ama insanları sıcak, deniz seviyesinin altında ama su basmıyor,

1 Günü yazılarında bu hafta Hollanda’nın başkenti Amsterdam’dayız! Bi’acaip yer burası: oldukça kuzeyde ama insanları sıcak, deniz seviyesinin altında ama su basmıyor, Hollanda’nın başkenti ama ülke buradan yönetilmiyor, şehir eski ama nüfus çok genç, kozmopolit ama yerel, herşey serbest ama aşırılık yapan yok... 12. yüzyılda, Amstel nehrinin kenarında bir balıkçı kasabası olarak kurulan şehir; Avrupa’nın en küçük büyükşehri olarak geçiyor. Gitmeden önce dikkat etmeniz gereken üç şey var. Bir kere yaz ya da kış ne zaman olursa olsun; normalden kalın kıyafetler götürün. Derece Türkiye ile aynı olsa da atmosfer bizimkine hiç benzemiyor! İçinize işleyen bir soğuğu var! Gerçekten “you know nothing Jon Snow!”. Ani bastıran yağmurlar da cabası... İkincisi; telaffuzlarından ve semt isimlerinden pek bir şey anlamayacaksınız: kendinizi zorlamayın. Elinize bir harita, bir de kağıt kalem alın, herşeyi göstererek ilerleyin. Üçüncüsü ise; bisikletlilere dikkat edin! Bisikletlerin yayaya da diğer araçlara da geçiş üstünlüğü var. Ve bunu hunharca kullanıyorlar! Neredeyse bisiklet üzerinde doğan bir toplum oldukları için, bir nevi uzuvları olmuş. Kentte yedi yüz elli bin insan, bir milyon tane bisiklet var, gerisini siz düşünün.

E tabi ki bu konjüktürde en yaygın suç: bisiklet hırsızlığı. Evin önüne bıraktığınız bisikletinizi ve hatta kilidinizi ertesi gün bulamayabiliyorsunuz. Hani dedik ya: bir şehri en iyi sokaklarında kaybolarak tanırsınız diye... Amsterdam’da kaybolmanız pek mümkün değil! Şehir yarımay şeklinde; nereye saparsanız sapın; bir şekilde Dam Meydanı’na çıkıyorsunuz. Şehri çevreleyen meşhur kanallar, genelde birbirine paralel; sadece bir kaç tanesi diğerlerini kesiyor, onları takip ederek yolunuzu kolayca buluyorsunuz.Bazı kanalların üzerinde tekne evler var. Öyle Bangkok’taki gibi durumu güç insanların yaşadığı değil, tam tersi zenginlerin oturduğu tasarım - tekne evler bunlar. Ayrı ayrı hepsi görülmeye değer; önüne tekne bağlanan tekne evler bile var! Konut sıkıntısı çekince diğer ülkelerdeki gibi denizi-kanalı doldurmak yerine, teknelerde yaşamayı tercih etmişler. Sonra da yaşam şekli haline gelmiş.

Şehirde bir çok cadde ve sokak araç trafiğine kapalı. Toplu taşıma için otobüs, tramvay ve metro mevcut. Dedik ya, şehir enterasan; çıkmaz sandığınız sokaklara girip, büyük bir kalabalığın olduğu bir konser ile karşılaşabiliyorsunuz. Bir çok önemli müzesi var; yerlisi olacaksanız bunları zaten gezdiğinizi varsayıyorlar: Rjiksmuseum (“görmeden ölmeyin” listesindeki müzelerden; Hollanda Ulusal Müzesi. Bir çok değerli tabloyu barındırıyor), Van Gogh Museum (Ülkenin en önemli ressamının eserleri ve hayatı ile ilgili şaşırtıcı gerçeklerle yüzleşin), Amsterdam Historisch Museum (Tarih müzesi), Rembrandthuis (Ressam Rembrdandt’a ait ev ve müze), Anne Frank Huis (Acı dolu ama gerçek; ikinci dünya savaşına minik bir kızın gözü ile bakıyorsunuz), Hermitage (Rusya’daki ünlü müzeye benzer eserlerin yanında Rus Çarlığı’ndaki hayatı da anlatıyor), Tropenmuseum (Etnografik müze),  Heineken Experience (Milli Hollanda birasını arpadan başlayarak tanıtıyor, interaktif atraksiyonlarla eğlenceli hale getiriyorlar), Verzetmuseum (İkinci dünya savaşını Hollanda gözü ile görüyorsunuz), Stedelijk Museum (Başarılı bir modern sanat müzesi) ve Moco Museum (Dönemlik, şaheserler getiriyorlar: biz oradayken Andy Warhol ve Banksy vardı!)...

Bunlara ek olarak, diğer Avrupa kentlerinde pek de olmayan, amsterdam’ın mimari yapısına uygun olarak dizayn edilmiş ancak başka hiçbir yerde bulamayacağınız dokulara sahip dünyaca ünlü ve mutlaka görülmesi gereken mağaza ve dükkanlar var! Chanel’in cam tuğlalar ile yapılmış binası, Starbucks’ın eski banka kasasından bozma mağazası, McDonald’s’ın İngiliz otobüsüne benzeyen dükkanı... Bu kompakt şehirde, insanların en çok vakit geçirmeyi sevdikleri yerler ise meydanlar: Damplein, Leidseplein, Waterlooplein, Museumplein, Rembrandtplein... Yaz kış buradaki cafeler hem turist hem de Amsterdamer’larla dolu oluyor. Güneş çıktıysa vakit kaybetmeden – malum her an değişebiliyor- atıyorlar kendilerini Vondelpark’a! Klasik avrupa park kültürünü yaşıyorlar: müzik yapanlar, dans edenler, kitap okuyanlar, futbol oynayanlar, koşanlar…

Alışveriş için seçenek çok. Şehirde bir çok alışveriş merkezi olmasına rağmen cadde üzerlerindeki mağazaların daha çok tercih edildiğini öğrendik.  Kalvarstraat bizim İstiklal Caddesi gibi; ne ararsanız var. Nieuwe Hoogstraat ve Zanddwarsstraat caddelerinde trend dükkanlar ve tasarımcı mağazaları mevcut. İkinci el giymek de son zamanların modası: özellikle Waterlooplein’de kurulan devasa pazardan, sadece kıyafet değil, kitap, kaset (evet; bayağı bayağı kaset), mutfak eşyası alıyorlar. Bu pazar ayrıca Avrupa’nın da en eski pazarlarındanmış: 1800lerin sonunda kurulmaya başlanmış ve ikinci dünya savaşı sırasında bile faaliyete devam etmiş. Nieuwmarkt da, organik meyve sebzeleri ve farklı ikinci el tasarım ürünleri ile görmeye değer.

Yeri gelmişken bahsetmeden geçmeyelim: Amsterdamlılar çiçeklere çok düşkün; evlerine en az haftada bir taze çiçek alıp koymak adetleri. Bunda Osmanlı’dan gelen lale soğanlarının etkisi ne kadar olmuş bilinmez, ancak meşhur Amsterdam Çiçek Pazarı yedi gün boyunca hareketli! Et yiyen bitkiden antik zeytin ağaçlarına kadar türlü türlü bitkiyi bulabiliyorsunuz.

Dünya mutfağının her türlü başarılı örneği Amsterdam’da mevcut. Denediğimiz hiçbir yemekten pişman olmadık! İlla ki Hollanda mutfağı diyorsanız en çok tercih edilen restoranlar; DaalderDe Silveren Spiegel ve Vinkeles. Tahmin edebileceğiniz gibi, peyniri meşhur olan bir ülkenin şarküteri kültürü de oldukça gelişmiş. Lavantalısından, acılısına, sarımsaklısından pestolusuna geleneksel peynirler sabah akşam bolca tüketiliyor. Hem mahallelerde bulunan şarküterilerden hem de büyük süpermarketlerden alışverişlerini yapıyorlar. Tek pişirimlik ve kendi zevkinize göre karıştırarak taze olarak alabileceğiniz porsiyonluk yemekler bizim favorimiz oldu!  

Genç nüfusun yoğun olduğu şehirde gece hayatı da – tabi ki- oldukça çeşitli. Arkadaşlarla şık bir yemek ve sonrasında bir içki için en popüler restoranlar olan MoMo ve Lempicka.  Geceyi uzatmak isterseniz: Melkweg’de harika konserlere katılabilir, eski bir kilise olan Paradiso’da kendinizi elektronik müziğin ritmine bırakabilirsiniz. Yine popüler kulüplerden SugarFactory, her akşam değişen tarzı ile müzik ziyafeti sağlıyormuş, biz gittiğimizde House DJ’e denk geldik. Dünyadaki en önemli Jazz kulüplerinden birinin Amsterdam’da olacağı bizim aklımıza gelmezdi! Ancak bu saklı cenneti mutlaka keşfetmeniz lazım! Bimhuis, kübik binası ve şaşırtıcı atmosferi ile hem çalan sanatçıları hem dinleyenleri mutlu ediyor. Jimmy Woos Amsterdam’ın en lüks ve piyasa kulübüymüş. Bardaki kemik dizaynları, tavandaki ışıklandırma ve duvarlarda bulunan ekranlardaki müziğe göre değişen görseller nedenini anlatıyor.

Veee: tatlıyı sona sakladık! Gelelim Amsterdamer’lar arasında bu ara en popüler olan bölgeye: Jordaan! Yeni yeni popülerleşen, henüz turistler tarafından keşfedilmemiş, Amsterdam mimarisinin en güzel örneklerini bulabileceğiniz harika bir mahalle! Sevimli sokaklarında irili ufaklı restoran ve cafelerde yerli halkla olmanın tadını çıkarabilir, günlük hayatın bir parçası olabilirsiniz. Amsterdam gezmesi zevkli, fiyatları uygun, yemekleri güzel ama havası çok soğuk bir şehir... Lokallerinden bizi ayıran en önemli şey; kalın montlarımız oluyor...