HAYAT HAKKI

Cemalnur SARGUT 04 Nis 2019

Dünyaya gelmek, insan için en büyük fırsatın sunulması demektir. Çünkü Allah'ı tanımak ve O'na kul olma lûtfunu yaşamak dünyaya gelmekle mümkün olur.

Hayat ise aslında ana karnında başlar. Onun için ana karnındaki evladı öldürmek (Allah korusun), onun dünyaya gelme hakkını elinden alarak Allah’ı tanıma fırsatını yok etmek demektir. Bir kulun yaşama hakkını elinden almak ise kimsenin hakkı olamaz. Ancak Allah’ın her tür kulu vardır ve bu çeşitli kullarının içinde ezelî nasibinde katil olmak varsa onu taşıyanlar da vardır. Her ne kadar Allah’ın katletme ismini kul ezelinde taşıyorsa da, birini öldürmek takdir-i ilâhi ise de, burada katil olma şekli yani katillik potansiyelini harekete döküş şekli, o kula bırakılmıştır. Kul, savaşta birini öldürürse; yani bunu Allah için memleketini ve ailesini korumak adına yaparsa kahraman adını alır. Kişi kendi nefsi uğruna başkalarını öldürmek hakkına sahip değildir; bu yüzden inanç farklılıkları, düşünce farklılıkları için öldürmek katillik olur. Bu da çok büyük bir günahtır.

Bir taraftan ne mutlu vatanı için çarpışıp Allah indinde makbul şehit ya da gazilere derken diğer taraftan ne yazık nefsi için başkalarını öldüren ve lanetlenen insanlara diyoruz. Bu doğrultuda bir kulun Allah’ı tanıma hakkını elinden almaya çalışmaktan daha büyük bir günahı doğrusu şahsen düşünemiyorum. Kim olursa olsun, her insanın yaşama hakkı vardır ve bu yaşama hakkı kutsaldır. Her ne için olursa olsun insan öldürmek kabul edilemez. Hatta savaşta bile Allah ancak korunmak için, kendini savunmak için öldürebilme izni vermiştir.

Her insan kendi yaşam hakkından sorumlu olduğu kadar bütün insanlığın yaşam hakkından da sorumludur. Bu insanî, vicdanî ve irfanî bir bilinçtir. Toplum ancak bu bilince erişildiğinde “barış ve sevgi toplumu” olma yolunda mesafe kat edebilecektir. Bu doğrultuda bizler din, dil, ırk farkı gözetmeksizin birbirimizi sevip, sayıp, hürmet etmekle yükümlüyüzdür. Ayrıca Müslümanın Müslümana olan yakınlığı diğerlerine nispetle daha fazla olsa da bu bizlerin diğer din mensuplarını reddedebileceğimiz anlamına gelmez. Bilhassa biz Müslümanların her dindeki insana, her inanca hürmet etmemiz gerekir. Hatta inançsızlığı bile bir inanç sayarak onlara da hürmet göstermemiz gerekir. Zîra insan Allah demeden Allah’ı reddedemez. Hz. Mevlâna Allah’a iman için zıt fikirlerin de gerekli olduğunu kabul ediyor. Bu uğurda insan öldürmek şöyle dursun, başkalarının dinî inançlarına karışma hakkımız bile yoktur. Onların tekâmül etmelerine destek olmak için yapabileceğimiz şey ise ancak “Söyle, davet et.” emrine uyarak kendi inançlarımızı anlatmak olabilir. Bizim dinimizde asla zorlama yoktur. Bizim dinimiz gönül, rıza ve sevgi dinidir. İslâm, öncelikle insanlık ve fıtrat değerlerine önem verir.

Dinini ihlâsla yaşayan insan, yapanın ve yaptıranın Allah olduğunu bilir. İstediği şeyi de samimi şekilde yalnız Allah’tan ister; Allah ile ilişki kurarak O’na sığınır. Bu sâyede de her yaratılana hürmet etmeyi öğrenir. O hâlde insana zarar vermek şöyle dursun, hakîkî Müslüman eşyaya hatta maddeye bile zarar vermekten utanır. İbn-i Arabî, “Bir elbiseyle günah işlediysen aynı elbiseyle sevap işle ki o eşya senden öbür âlemde şikâyetçi olmasın.” diyerek bu mânâyı vurgulamış ve her varlığın hakkına riâyet etmemiz gerektiğini bu ince örnekle anlatmıştır.

Allah’ın herkes değil her şey beni zikreder (“Her şey beni tesbih eder.” İsra/44) demesindeki manayı idrak edersek maddenin de Allah’ı zikrettiğini anlamış oluruz.

Karıncanın da, kuşun da hatta cansız olan maddenin atomlarının da “Allah” diye zikrettiğini idrak edersek, karıncayı veya bir böceği bilerek ezmek ne kadar günahsa maddeye zarar vermek de o kadar günahtır.

Allah (cc) “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (A’râf/156) buyurur. Biz de onun için bu âleme muhabbet gözüyle bakarız. Sevgiyi, şefkati ve merhameti bir arada görürüz. Bu bilinçle bütün varlıkların ve kâinatın Allah’ı zikrettiğini, tevhidle hareket ettiğini biliriz. Allah bizi kendine ve kimseye zarar vermeyen, sâlih ve şuurlu kullarından eylesin.