HOCAMIN KATİLİYLE HOCAM BİR SAFTA!

Hiçbir iyiliğin cezâsız kalmadığı bu güzel ülkemizde düşünen ve düşündüğünü yazan ve fakat "mapus damı"na düşmeyen yok gibidir.

Üstad Necip Fâzıl’ın “Zindandan Mehmet’e Mektup” adlı şiirini, Necip Fâzıl’ı sevse de sevmese de, şiir seven herkes bilir. Şiirin hemen başında şöyle der Üstad:

“Zindan iki hece, Mehmedim lafta

Baba katiliyle baban bir safta”

Hiçbir iyiliğin cezâsız kalmadığı bu güzel ülkemizde düşünen ve düşündüğünü yazan ve fakat “mapus damı”na düşmeyen yok gibidir. Gerçi şu anda “gazeteci kisvesi” altında teröristlik yapanları da aynı kefeye koyanlar var ama onlar bu yazının konusu değil. 

Necip Fâzıl da “düşünce özgürlüğü”nü kullanıp dönemin siyâsî otoritesini ve rejimi eleştirdiği için bir hayli mağdur olmuş. Bu mağduriyetini kendine yakışan şekilde şiirle dile getirirken içinde bulunduğu hapishâne ortamını etrâfında baba katili olacak kadar zâlim, gaddar, duygusuz, menfaatkâr, ikiyüzlü, hayırsız insanların olduğunu anlatır.

Bu katiller Necip Fâzıl’ın babasının (Fâzıl Bey) katili değildir. Yâni Necip Fâzıl kendi babasının katilleriyle aynı koğuşta, aynı safta, aynı cephede değildir, olmamıştır; olması da mümkün değildir.

Necip Fâzıl’ın hapishaneyken içinde bulunduğu ortamdan daha tehlikeli, daha tehditkâr durumlar var. Bir çocuğun, kendi babasının katilleriyle aynı safta, aynı tarafta bulunması düşünülemez. Böyle bir durum, olsa olsa, babanın veya çocuğun ihâneti ile mümkündür. Ama ya baba ya da çocuk ihânetin farkında değilse, ya da siyasî bir nefret bunu fark etmelerini engelliyorsa?!

Türkiye’de Türk müziği misyonerliği

Ülkemizde babasının ya da oğlunun katiliyle aynı safta olanları gördüğümüz birçok örnek vardır. Bunlardan biri de Klâsik Türk müziğimizdir. Bu müziğe düşman olanlarla Türk müzisyenleri nedense(!) aynı safta yer almaya başladılar. Yakın bir geçmişe kadar “Türk müziği yapıyor” diye mağdur edilenler, “gerici” diye yaftalananlar, bu yaftayı yapanlarla ağız birliği yapıyor. Öz vatanımızda öz müziğimizi savunmak zorunda kalmak, Erol Sayan’ın ifâdeleriyle “Türkiye’de Türk müziği misyonerliği yapmak” zorunda bırakılmak bu ülkenin acı bir gerçeğidir. Oysa “misyonerlik” başka coğrafyalarda yabancı bir kültürü, dini yaymak için yapılan faaliyettir.

Türk müziğinin sosyopolitik anlamda savunulmasının en güzel örneğini rahmetli Cinuçen Tanrıkorur vermiştir. Hastalıklarının sebebi olarak görmesine rağmen prensiplerinden tâviz vermeyen Cinuçen Tanrıkorur, çok iyi bildiği hem Türk müziği hem de Batı müziği üzerinden ülkemizin kültür ve sanat zemininde oynanan oyunları çok iyi görmüş ve eleştirilerinde gözü budaktan sakınmamıştır; hem nalına hem de mıhına vurmuştur.

Bunun en bâriz örneği Adnan Savgun’un “Türk müziği sarıksız şeriattır” sözüne verdiği cevaptır. Evet, benim “Hocamın katili” derken “hocam” dediğim istediğim hocalarımın bana öğrettikleri müziktir. Ama maalesef şimdi görüyorum ki, bâzı hocalarım öğrettikleri müziğin kültürüne, inancına, ontolojisine düşmanlık yapmış ve yapmakta olanlarla aynı saftadır. Türk müziğini “şeytan” belleyenlerle Türk müziğine taş atmayı mârifet zannetmektedir. Zâmanında Türk müziğine “gerici müzik” diyenlerin gerçek yüzlerini bize öğretecek kadar iyi bilen hocalarımızdan bâzıları şimdi onlarla saf tutmaktadır.

Itrî hazımsızlığı

1970’lerde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kültür bakanı Tâlat S. Halman’ı “Ankara’da Itrî konserine izin verdi” diye istifa etmek ve Amerika’ya kaçmak zorunda bırakan Suna Kan, Hikmet Şimşek gibi isimlerin tâkipçileri 28 Şubat’ta Ankara ASKİ Spor Salonu’nda Beethoven’ın 9. Senfonisi’ni “Çağdaş Türkiye”nin müziği olarak icra ettirmiş ve dönemin cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e “İşte gerçek Türkiye bu” dedirtmişlerdi. Tâlat Halman ki Faulkner ve Shakespeare’in eserlerini Türkçeye kazandıracak kadar İngiliz ve Batı kültürüne hâkim biriydi ama kendilerini devletin sâhibi zanneden, tâlihsiz sanat dünyâmızın Jakobenleri tarafından ülkeden ayrılmak zorunda bırakılmıştı.

1999 yılının Ramazan ayında TRT Arı Stüdyosu’nda denetime girebilmesi için canlı yayınlanmasına izin verilmeyen, Ahmet Hatipoğlu yönetimindeki tasavvuf konseri, “yukarı”dan gelen emirle kırpılıp iki saatten 45 dakikaya indirilip banttan yayınlanmıştı.

ODTÜ Klâsik Türk Müziği Topluluğu başkanlığım sırasında topluluğumuzun konseri için nota sehpası bile vermemek için “sizin notanız var mı ki!” deyip hakaret edecek kadar Türk müziği düşmanlığı yapanların “sansarların” kimler olduğunu bilen bilir. Bilmeyenler bilenlerden öğrensin. Ama bilenlerden ve bize öğretenlerden bâzıları, hiçbir maddî kaygıları bile olmamasına rağmen ve devlet memurluğun atılma endişesi gibi tehlikeler ve tehditler ortadan kalkmasına rağmen, onları “sanatkâr” yapan müziğin kültürüne “çağdaşlık”, “laiklik” ve dahası “Atatürkçülük” kisvesi altında tavır almaktadırlar.

Türk müziğine Cumhurbaşkanlığı forsu

Yıllarca aşağılanan, 1975’e kadar okulsuz bırakılan ve meyhâne masalarında sarhoş nâralarına mahkûm edilen Türk Müziği, bu da yetmezmiş gibi bölücü bir zihniyetle “sanat müziği” ve “halk müziği” diye adlandırılmıştır. Adında “Atatürk” var diye yıkılma tehlikesindeki AKM’ye (Atatürk Kültür Merkezi) el sürdürmeyen ama her türlü “sanatsal” muhalefete rağmen yapılınca en ön sırada yer kapan zihniyet, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’na verilen imtiyazı Türk müziğine çok görmüştür. “Bu da müzik mi?” hakaretine uğrayanlardan bâzıları bütün bunları unutup Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’nun adını Cumhurbaşkanlığı Devlet Klâsik Tük Müziği Korosu olarak değiştiren siyâsî irâdeye karşı Türk müziği düşmanlarıyla aynı safta yer almaktadır.

İktidara olan muhalif tavrı herkesçe bilinen Fazıl Say, devlete olan saygısının bir göstergesi olarak Cumhurbaşkanlığı’ndan gelen dâvete icâbet edip Külliye’de konser verince, onu bir kalemde silenler ve Türk müziğini hiçbir zaman sevmeyenlerle bâzı Türk müzikçileri – sanatkârlıklarındaki seviyede tenzilat yaparcasına – aynı paylaşımları yapıyor, aynı paylaşımlara “beğeni” bırakıyor.

Türk müziğinin büyüklüğünü bilmelerine rağmen, şahsî komplekslerine yenilen bu zevat, kendi müziklerinin ve kendilerinin katilliğini yapmaktadır. Neyse ki, Türk müziği değil bunların, onların ağababalarının yobaz muamelelerine bile karşı kendini korumuştur. Az ama ehil ellerde, kemmiyete değil keyfiyete önem verilmesini gerektiğini ispat ederek varlığını sürdürmüş ve sürdürecektir. Sanatsal ehliyet açısından adı Türk müziği târihine girmesi gereken bâzı isimler, sebebini bir türlü anlayamadığım gaflet dolu bir tavır içindedirler. İnşallah bu müziği bize öğretmiş olmaları içinde bulundukları bu gaflete kefâret olur.