İLETİŞİMİN SIRRI

Ümit G. CEYLAN 05 Tem 2018

En başta birbirimizi nasıl anlayabiliriz.

İDAM MI?

Çok üzülerek söylemeliyim ki çocukların başına gelenler hepimizi derinden yaraladı. Toplumun psikolojisini bozdu ve hepimizi bir paranoyaya doğru sürüklemesinden endişe edilir bir durumdayız. Hafta boyunca idamla kısasa kısas isteyenler sosyal medyayı salladı.

Eğri oturup doğru konuşmalıyız aylar öncesinden konuşulan yeni yasa taslağı maalesef seçime kurban gitti ve yasallaşamadı. Hadım başta olmak üzere başka önemli kararlarında alınacağı bu yasa ile ilgili Yeni Birlik gazetesinde Gülhan Gündüz ile yaptığımız röportajda önemli açıklamalar yapılmıştı. Yeniden gündeme gelmeseydi keşke ama sağlıklı karar almak zorundayız. Baştan şunu söylemek isterim ki cezaların mümkün olan en ağır yaptırımlarla uygulanması lazım. İdam derseniz maalesef Avrupa Birliği müktesebatı ile imzaladığımız protokoller gereği artık bu imkânsız. Ancak şu da bir gerçek ki idam gelse bile evet ailenin ve toplumun vicdanı bir nebze soğuyacaktır ama maalesef bu sapkınlığın önüne geçemeyecektir. Çünkü konu çok daha derinlerde. Üzgünüm.

İLETİŞİMİN SIRRI

En başta birbirimizi nasıl anlayabiliriz. Yani kendimizi nasıl ifade edebilir ve karşımızdakini nasıl anlayabiliriz. Kendimizi bambaşka fikre, duyguya, ahlak ve karaktere sahip bir varlık olarak düşündüğümüzde karşımızdaki kişinin aynı bizim gibi değerlere sahip olmasını bekleyemeyiz. Her iki varlık birbirinden farklıdır ve birbiri için vardır. Birbirinin eksiğini tamamlamak ve birbirinin hatalarını izale etmek için vardır. O halde kendimizi önce karşımızdakinin yerine koyacağız ki onu anlayabilelim. O da kendisinin anlaşılabildiği ölçüde bizimle yakınlık kuracaktır. Aslında empati karşımızdaki insanla kalbi bir bağ kurabilmektir. Karşımızdaki  bir insan olabilir, bir hayvan hatta bir saksı çiçek de olabilir. Anneannemizden kalan bir altın yüzük, dedemizden kalan gümüş bir köstekli saat de olabilir. Bunlarla kurulan gönül bağı, kurbiyet  bizim sırrımızdır. Özelimizdir. Ancak özeli olan insanların özelliği kalbidir. Yaşama sevincidir. İnancıdır ve ümididir. İletişimin sırrı burada gizlidir.

Sağlıklı iletişim için

Biz iletişimciler iletişimi kuramlar çerçevesinden anlatırken birçok faktörden yararlanırız. Bunlardan en ilkel olanı sağlıklı iletişimi engelleyen çevresel gerçekliklerdir. Mesela telefonla konuşurken aniden bir ambulansın uzaktan başlayan ve yaklaşırken yükselen siren sesini düşünün. Böyle bir ortamda karşınızdaki ile nasıl sağlıklı bir iletişim kurabilirsiniz? Telefonda önemli bir konuyu konuşurken kelimeler siren sesi içinde kaybolacaktır. Bir süre sonra aynı yerden tekrar konuşmak ve geriye dönüp meseleyi anlamak zorundasınız. Gürültü Kuramı da denilen bu olguda etraftaki gürültünün fazlalığı enformasyonu olumsuz etkilemektedir. Netice itibariyle olay budur.

Kafamızın içindeki gürültü

Aramıza engeller koyan, insan insana iletişimde anlamayı zorlaştıran hatta çoğu zaman imkansızlaştıran başka etkenlerde var. Çağımızın en büyük hastalıklarından biri olduğunu gördüğümüz ve duvar gibi duran bir engel. İletişimin en büyük engeli: Takıntılar. Kafamızın içinde sürekli bağıran, susmayan takıntılarımız karşı tarafla sağlıklı iletişim kurmamıza engel oluyor. En moda deyimle günümüzün en popüler takıntısı karşı tarafı dinlememek ve bir an önce kendi fikrini söyleme aceleciliği göstermek. Ben diyeceğimi söyleyeyim de karşı taraf ne derse desin anlayışı iletişimdeki en ilkel kurama karşılık gelen gürültü kuramına benziyor. Kişinin kafasının içinde sürekli dönüp duran kendi doğrularını bir an önce hazmedemeden karşıya atma dürtüsü sağlıklı iletişimin en büyük engeli.

Sakince dinlemek ve..

Bu durumda bu iletişim şekline maruz kalan kişi ne yapmalı? Bir de bu kişi yakınımızsa; eşimiz, dostumuzsa, yani iletişimi bütünüyle koparamayacağımız kişilerse ne yapmalıyız? Baştan şunu söyleyeyim aynı hazımsızlıkla karşı tarafa laf yetiştirmek kesinlikle işe yaramıyor. İletişim tam anlamı ile kesiliyor ve her iki tarafın da bağırmasından kördüğüme dönüşüveriyor. Bu durumda daha olgun olan ve takıntıları olmayan kişi karşısındakini sakince dinlemeyi seçer. Tıpkı ambulans sireninin geçmesini bekler gibi karşı tarafa zaman verir. Sonuçta aktarılan ve dürtülerden arınmamış ham bilgiyi hazmedip, işleyerek karşı tarafa sakince iletmek ve böylece ona da düşünme imkânı vermek iletişimi devam ettirme fırsatı sağlayacaktır.

Kimse kusursuz değil

İletişim sürecinde kusursuzluk aramak yapabileceğimiz en aptalca şeydir. Kusursuzluk yoktur. Kendi kusurlarımıza odaklanarak başkalarının kusurlarına takılmamak önemlidir. Herkesin mutlaka tutulacak bir tarafı vardır. Hazreti Ömer Peygamber Efendimizi öldüremeye giderken bir anda imana geldiğini düşünürsek kusur görmeye odaklanmanın insanlara hayat hakkı vermemek demek olacağından temelde inancımıza da aykırıdır. Sonuç itibariyle iletişim hayatın en temel kaynağı olduğuna göre yaşamak ve var olmak için sağlıklı iletişime ihtiyacımız var. Kusursuz iletişime değil. 

GENÇLİKTE FİESTA... YAŞLILIKTA TRİSTA!

Bir davul, bir trampet, bir kaval, bir mızıka velhasıl çocukluğumuzdan kalan bir gitar ve bir keman sesi, bir tını, bir ahenk, ruhumuzun derinliklerinde hücrelerimizi diri tutan bir iksir gibidir. İnsan ancak bir musıkinin beslediği ruhu taşıdığında kendini evrenin bir üyesi, evren kadar bir yüreği olduğunu farkeder. Hayatın başlangıcı, yükselen bir şarkı gibi insanın haykırışı. Merdivenlerden tırmanışı gibi. “Do_re_mi_fa_sol_la_si_do” bir portede, sol anahtarıyla belirlenmiş notaların işte durumu bu... İşte musıkinin sırrı bu!.. Musıki sevmenin ve sevilmenin çocuksu masumiyetini taşıyan ahengi, gençlik ateşi, orta yaş mutluluğu, yaşlılığın huzuru. Hayatın ikinci evresi, yaşlılığa doğru, merdivenlerden usul usul bir iniş gibi. Cepte bir mızıka; gençlikte fiesta, yaşlılıkta trista.  “Do_si_la_sol_fa_mi_re_do” 

MİNİ RÖPORTAJ

Sizi iyi hissettiren, yaptığınız bir iyiliği anlatır mısınız?

Hepimizin iyiliğe ihtiyacı var. İyilikle gülümseyen bir yüz görmeye, sevinmeye, sevilmeye, iyiliklere muhtacız. İnsan özünde iyidir. İyiliklere gebedir. İyiliklerimizi saklamayalım. Kendimize itiraf edelim ki iyileşelim. Bizde bu yüzden sorduk ve cevaplar aldık? Sizin de bir iyiliğiniz olmuştur mutlaka.

Sıla Karaman: Organlarımı bağışladım çünkü; ben öldükten sonra başka insanlar benim parçalarımla hayat bulsun.

Feyza Murteza: Yaşlı bir teyzeye merdivenleri çıkarken yardım ettim, ettiği dualar hala iyi hissettiriyor.

Leyla Murteza: Beş tane annesi ölmüş kediyi sahiplenmem ve onlara annelik yapmam.

Serkan Yılmaz: Üniversitemin birinci sınıfında bütün sınıf arkadaşlarımın ödevini yapmıştım.

Berna Karğun: Sokakta açlıktan ölmek üzere olan bir köpeği görünce markete gidip mama alıp, sütlaç kabı alıp içine koyup iki hafta besledim. İkinci haftanın sonunda bir daha gelmedi yurdumun önüne. Bende elimde kalan mamaları sokak sokak dolaşıp sütlaç kaplarına koyup bıraktım.

Ayten Yıldırım: İyiliklerin anlatılması pek hoş değildir ama bu röportaja katkım olsun diye anlatıyorum. İş hayatına atıldığım ilk zamanlarda ablam evli ve iki çocuk sahibiydi. Sadece eniştemin kazancıyla geçiniyorlardı. Kira problemleri sona ersin diye bütün, neredeyse bütün maaşımı ödeyecek kadar eniştemle ortak bir kooperatif ev almaya karar verdim. Dört yıl boyunca bütün özel ihtiyaçlarımı göz ardı ederek onların ev sahibi olmalarını sağladım.

Seydihan Kılıç: İnsanın yaptığı iyilikleri anlatmasını çok doğru bulmuyorum ama aklımda kalan bir hatıra var, iyilik sayılır mı sayılmaz mı bilmem. Onu anlatayım. Takdiri size bırakayım. Ticaretle uğraştığım zamanlarda şehirlerarası yolcu otobüsüyle İstanbul’a malzeme almaya gelip gidiyordum. Yine bu yolculuklardan bir tanesinde, bilirsiniz otobüslerde önceleri hostes kızlarımız çalışırdı, otobüs bir yerden yolcu alıp hareket edecekken hostes kızımız kapıyı kapatmakla uğraşıyordu. Kapı tam kapanmadan otobüs hareket edince kızımız kapıda asılı kaldı. Ben de o sırada kızı o halde görünce uzanıp saçından tutarak yukarı çektim. Dediğim gibi bu iyilik sayılır mı bilmem. Kızımızın başına bir şey gelmesin diye yardım edelim dedik, saçını çektik, canını acıttık. Hatırımdan hiç çıkmayan anlattıkça tebessüm ettiren bir hikâye diyebiliriz.

POZİTİF-NEGATİF

Pozitif:

İyi niyet

Büyüklerimiz “Niyet hayır, akibet hayır” der. İslam inancında “Ameller niyete göredir” buyrulur. Onun için bir işe başlarken kafmızdan geçen düşünce ve kalbilmizden geçen hissiyat neysa amellerimiz de ona göre şekillenir. İyi niyetle başlayan bir işi iyi sonuçlanır. Bizim aklımızın ermediği ve sonunun kötü olduğunu yargıladığımız bir işte ne hayırlar ve ne hikmetler olduğu bilgisi Allah katındadır. Zaman gelir her şey ortaya dökülür, o zaman iyi ki bu böyle sonuçlanmış, bizim kötü sonuç dediğimiz bir durum aslında bizim hayrımıza imiş deriz. Biz derken sadece kendimizi kastetmiyoruz; bütün insanlığı, bütün yaratılmışları ve hakikatten bahsediyoruz. Umarız ki her şeyden ders alırız. Bu nokta Allah’ın birliğine işaret eden bir uyum içinde evrenle bir bütün içindeyiz. Madem ki iyi niyetle ve besmeleyle bir işe başladık; sonumuz hayırdır vesselam.

Negatif:

Kötü niyet

Kötü niyet doğal olarak iyi niyetin zıddıdır. Kötü niyetli olmak insanlığın hayrına değildir. İslam’ın tasvip etmediği ve men ettiği bir durumdur. Kötü niyetli bir insanın besmeleyle de alakası olmayacaktır. Besmeleyle hırsızlık yapılmaz. Adam öldürülmez. Velhasıl hiçbir kötü iş Besmeleyle yapılamaz. Bu imanın tabiatına aykırıdır. Güçlü bir imana ve güçlü bir irfana sahip olacaksın ki şeytana uymayacaksın. İradeni bozmayacaksın. Kötülüklere değil iyiliklere yöneleceksin. En başta aile terbiyesi, okul ve çevre bizi iyi insan olmaya şekillendirir. İman, ahlak ve idrak bizi kinden, kibirden ve bencillikten uzak tutar. Niyetimizin hayırla sabitlenmesini sağlar. Aksi takdirde kötü niyet hayatımızın bütün alanlarında, aldığımız kararlarda rahmani olmayan bir karar ve kötü niyetle başbaşa bırakır ki. Başımız beladan ve kazadan kurtulamaz. Bu durum elbette herkes için negatif bir tutumdur. İnsanlık bundan hayır ummaz.

GERÇEK SEVGİ

Kaderin cilvesi budur dediğimiz o kadar ibretlik hayatlar var ki; Allah tarafından ibret alınsın diye bu durumları karşımıza çıkartıyor. Yabancı bir web sitesinde rastladığım ayakları olmayan bir erkekle, elleri olmayan bir kadının karı koca olduklarını öğreniyorum. Kadın kocasını arkasındaki bir sepette taşıyor. Kadın da kocasını elleriyle yemek yediriyor ve onu besliyor. Nasıl da birbirlerini kolluyor ve koruyorlar!.. Bugün kimseye açmışın, açıkta mısın diye sormuyoruz bile. Artık makinalaştık diyebiliriz. Daha da ilginci bakınız biz birbirimizle uyumlu bir çiftiz dercesine üzerlerindeki elbise dikkatimi çekiyor.  Erkeğin üzerinde mavi bluejean bir pantolon, kadının üzerinde de bluejeanden yapılmış mavi bir buluz bulunuyor. Onlar birbirlerini bulmuşlar ve hakiki bir sevgiyle birbirleriyle gönüldaş olmuşlar. Mutluluğu bulmuşlar. Darısı gerçek sevgiyi bulamayanlara!..