İSLAMDA FAİZ MESELESİ II  

İslam Hukuku deyince temel kaynaklar Kitab (Kur'an-ı Kerim) ve Sünnet-i Nebevî'dir. Önce kaynaklara inelim ve sonra mezhep görüşlerine değinelim.

Cuma günkü yazımda ribanın aslında sadece faizden ibaret olmadığı, bahsedilen faizin de Mekke müşriklerinin tefeci faizi olduğunu, bunun yanında rekabetçi haddin üstündeki aşırı kârların ve yine rekabetçi kiraların üstündeki aşırı kira gelirlerinin de ribaya girmesi gerektiğinden bahsetmiştim. Bunlara bir üçüncü olarak istifçilerin ve karaborsacıların gelirlerini de eklemiştim. Son olarak mevcut bankacılık sisteminin Kur’an’da lanetlenen riba ile uzaktan yakından alakalı olmadığını söylemiştim. Cumartesi günkü yazısında Mustafa Öztürk Hoca da topa girdi. Üç aşağı beş yukarı benimle benzer görüşleri savunmaktaydı. İki farkla: ben iktisatçıyım, o ilâhiyatçıdır; ben Diyanetin fetvasını iyi niyetle yorumlar ve bir başlangıç olarak bakarken, o bunun hükümet baskısıyla verilmiş bir fetva olduğunu ima etmekteydi. Neyse, biz kendi işimize bakalım. Bugünkü yazımda bu konuları detaylandıracağım.

RİBANIN İSLAM HUKUKUNDA TANIMI NEDİR?

İslam Hukuku deyince temel kaynaklar Kitab (Kur’an-ı Kerim) ve Sünnet-i Nebevî’dir. Önce kaynaklara inelim ve sonra mezhep görüşlerine değinelim.

Bakara Suresi 275’inci ayette şöyle der: “Riba yiyenler, şeytanın çarptığı kimseler gibi davranırlar; çünkü onlar "Alışveriş de bir tür ribadır!" derler. Hâlbuki Allah alışverişi helal ve ribayı haram kılmıştır. Bu nedenle, kim Rabbinin öğüdünü dinler ve hemen ribadan vazgeçerse, evvelki kazançlarını koruyabilir ve onun hakkında karar vermek artık Allah'a kalır; ona, (yani ribaya) geri dönenlere gelince; içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkûm olanlar işte böyleleridir.”

Ayetten açıkça anlaşılacağı üzere Allah ribayı yasaklamaktadır. Fakat riba nedir? Burada Kur’an’daki ifade belirsiz ve açıklanmamıştır. Bu yüzden fakihler Sünnet’e yönelmişlerdir. 

Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebû Davud, İbn-i Mâce, Nesai ve Muvatta’da geçen ünlü bir hadis bu noktada – yani ribanın tanımında- kaynak teşkil eder. Hz. Ömer’den rivayettir: “Altını altınla, gümüşü gümüşle, buğdayı buğdayla, arpayı arpayla, hurmayı hurmayla, tuzu tuzla hep aynı miktarlarda anlaşarak ödeyin. Kim ki daha fazlasını verirse, riba yemiş olur, alan da veren de aynıdır.” Hadis’in başka bir versiyonunda ise Peygambere atfedilen şu cümle eklenmiştir: “… Eğer malın cinsi farklılaşırsa ödemeyi üzerinde anlaştığınız bir fiyattan yapın”.

Bu hadis İslam hukukunda riba tanımı için temel kaynak kabul edilir. Bununla birlikte farklı fıkıh ekollerinde (yani farklı mezheplerde) bu hadis farklı şekilde yorumlanmıştır. Örneğin Zahiri mezhebi fakihleri riba tanımının sadece hadiste geçen altı meta için geçerli olduğunu, diğer metalarda faiz uygulamalarının ribaya girmeyeceğini savunurlardı. Hanefî, Hanbelî ve Şiî Caferî fakihleri kıyas hükmüyle ağırlık ölçüsüyle ölçülen tüm metalara (altın ve gümüş gibi) ve hacim ölçüsüyle ölçülen tüm metalara  (buğday, arpa, tuz ve hurma gibi) faiz uygulamasını genişletmişlerdi. Şafiî ve Malikî fakihler ise faiz uygulamasını sadece gıda maddeleri ve altın ile gümüşe uygulanması gerektiğine hükmetmişlerdi. Altın ve gümüş cinsi olmayan bütün para türlerinde faiz uygulamaları ise dört mezhep ve Caferîlerin ortak görüşüyle riba sayılmıyordu. Burada ilginç olan nokta, bu hükümlerin takas ekonomisinin yaygın olduğu bir çağda verilmiş olmasıdır. Yani ticaret ve borç ilişkileri çoğunlukla malın malla takası şeklinde gerçekleşiyordu. Öyle ki, bu çağda üretim geçimlik tarım üretimine ve para sistemi de basılı kıt miktarda altın dinar ve gümüş dirheme bağımlıydı. Altın ve gümüş para için alınan ve verilen en küçük faiz riba tanımı içine giriyordu.  Ancak bakır ve demir gibi farklı metallerden yapılmış bozukluklarda faiz caiz görülmekteydi.

Zamanla İslam topraklarında Akdeniz ticareti ve İpek Yolu ticaretinin etkisiyle refah artmış ve ticaret daha karmaşıklaşmıştı. Bunun sonucu ticaret senetleri kullanılmaya başlamıştı. Ticaret senetleri alınıp satılmaya başlanınca tartışma yeniden alevlendi. Fakihlerin bir kısmı bu ticaret senetlerinin üstündeki değerler altın dinar veya gümüş dirhem cinsinden olduğu için bunların kullanımını da riba yasağının içine dâhil ederken, bazıları da bu senetlerin kâğıttan yapıldığını bu yüzden riba yasağının içine girmeyeceğini söylemişlerdi. Bir üçüncü görüş de, senetlerin hangi malın ticaretinde kullanılacağının önemli olduğunu, yasak dışında kalan malların ticaretinde kullanılan ticaret senedi ve dolayısıyla uygulanan faizin riba sayılmayacağını savunmuşlardı.

Bu yukarıda sayılanlara rağmen İslam toplumları dünyanın en büyük ekonomilerine hükmetmekteydiler. Çağına göre muazzam büyüklükte bir ticaret hacmi gerçekleşmekte ve elbette ki buna bağlı olarak muazzam miktarlarda servet birikmekteydi. İspanya’dan Doğu Türkistan’a Rusya’da Kazan’dan Yemen’de San’a ’ya geniş topraklar ve milyonlarca insan içeren dev bir ekonomiydi bu.  İster istemez küçük tasarrufçuların birikmiş servetlerinin bir havuzda toplanarak büyük girişimlerin finanse edilmesi gerekmekteydi. Ancak altın ve gümüş paraya dayalı para sisteminde, bu, riba yasağına takılıyordu. Riba yasağını aşarak finansman sağlayacak alternatif yollar geliştirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştı. İşte faizsiz finans sisteminin temelleri bu noktada atıldı.  Faizsiz finans sistemini destekleyen birisi olarak bu konuyu bir sonraki yazımda anlatmak istiyorum. Bugünkü yazımı modern bankacılığın riba yasağı içine girmemesi gerektiği yönünde görüşlerimle tamamlayacağım.

MODERN BANKACILIKTA FAİZ UYGULAMASI RİBA YASAĞINA GİRER Mİ?

Burada iki yazının sonunda görüşlerimi birkaç noktada özetlemek isterim:

1.       Kur’an’da yasaklanan riba önceki ve sonraki ayetlerin içeriğine bakacak olursak muhtaç durumdaki fakirlere zenginler tarafından verilen ve sonunda borçluları köleleştirmeyi amaçlayan tefeci faizidir. Hâlbuki modern bankacılık sistemi küçük tasarrufçunun fonlarını bir araya getirip büyük yatırımları finanse etmekte ve tasarrufçuyu dolaylı yoldan yatırımlara ortak etmektedir. Bir tarafta muhtaçları kendine köle etmek amaçlanırken, diğer tarafta hem küçük tasarrufçuyu yatırıma ortak edip zenginleştirmek hem de üretimi finanse etmek amaçlanmaktadır.

2.       Dört Sünni ve Şiî Caferî mezheplerinin klasik metinleri, arkasında altın veya gümüş olmayan paralara uygulanan faizi ittifakla riba kabul etmemektedir. Bretton Woods sistemi 1970’lerin başında yıkılana kadar –en azından kâğıt üstünde de olsa – paraların arkasında altın rezervi vardı. Artık hiçbir Merkez Bankası’nın bastığı para ile altın rezervleri arasında bir bağlantı yoktur. Kâğıt paranın arkasında bırakın altını, hiçbir reel meta yoktur. Tamamen yatırımcının o paraya duyduğu güvene bağlı itibari bir değere sahiptir. Bu durumda dört artı bir mezhebin ittifakla kabulüne göre arkasında altın olmayan kâğıt paraya uygulanan faiz ribaya dâhil edilemez.

3.       Küresel finans piyasalarının olduğu ve bütün ülkelerde diğer ülke paralarının da alınıp satıldığı bir ortamda bu paraların birbirine karşı değerleri nasıl tespit edilecektir? Hatırlatırım, döviz kurları dakika başı değişmektedir. İhracatçı ve ithalatçıların kur riskinden korunabilmesi için vadeli döviz fiyatlarına, vadeli döviz fiyatlarının belirlenmesi için de her bir ülkenin gün içi faizlerine ihtiyaç vardır. Yoksa dünya ekonomisi Soros gibilerin spekülasyonlarına tamamen bağımlı üretimsiz bir kumarhaneye döner.

4.       Dışa açık, kapitalist ve parasal bir ekonomide faizler sermayenin sektörler ve firmalar arasında en verimli dağılımını gerçekleştirmek için olmazsa olmaz bir risk ölçüm birimidir. Sovyet komünizmi doğru düzgün finans piyasalarını işletemediği ve faizler siyasi kararlarla belirlendiği için verimsizleşti. Bu da komünizmin çökmesiyle sonuçlandı. Bu durumda dahi modern küresel ekonomideki faizi lanetlenmiş Ebu Leheb’in ve Ebu Cehil’in tefeci faiziyle bir tutmak ya sınırsız bir cehaletle ya da önyargıdan kör olmuş bir bakışla açıklanabilir.

5.       Bu görüşleri fetva kabul etmeyin. Sadece bir iktisat profesörünün yazılı kaynaklara dayalı yaptığı bir çıkarım olarak kabul edin. Yine de en iyisini Allah bilir. 

 İslami finans sistemi de Cuma’ya inşallah.