İTALYAN SEÇİMLERİ BİZE NE SÖYLÜYOR?

Avrupa'da sağın yükselişi bugün bir kaygı nedeni.

Draghi Hükümeti düştüğünden beri aşırı sağın, Avrupa’daki genel yönelime uygun olarak İtalya’da iktidara gelebileceği yazılıp çiziliyordu. Avrupa’da sağın yükselişi bugün bir kaygı nedeni. Bu kaygı temelde iki sebebe dayanıyor. Öncelikle, aşırı sağ, muhafazakâr, yeni-muhafazakâr, milliyetçi muhafazakâr, neo-faşist adına ne dersek diyelim liberal sağdan kendini kısmen ayrıştıran ve giderek güçlenen siyasi hareketlerin Avrupa’da merkez-kaç kuvvetleri temsil ettiğine dair bir algı var. Burada Brexit’in hayaletinin Avrupa içerisinde hala etkili olduğunu görmekteyiz. O nedenle, AB ve NATO karşıtı bir söylem kullanan partiler ve siyasi hareketler güç kazandıkça yeni bir “çıkış” senaryosu ile karşı karşıya kalır mıyız diye soruyoruz. AB Bürokrasisinin Brüksel’deki merkezi kuvvetleri konsolide etmek için kullandığı son derece hoyrat dil de bu ikili karşıtlığı zihnimizde sabitliyor.

İki siyasetçinin hikayesi: Meloni, von der Leyen’e karşı

Çok soyut örnekleri aramaya gerek yok; nihayet geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen ve Giorgia Meloni liderliğindeki aşırı sağ partiler ittifakının zaferiyle sonuçlanan seçimlerden hemen önce AB Komisyon Başkanı von der Leyen, İtalya’da işler yolunda gitmezse ellerinde Roma’yı terbiye etmek için Macaristan ve Polonya’ya karşı uyguladıkları ehlileştirme araçları olduğunu ima etti. Hiç göstermese de son zamanlarda Ukrayna bayrağının renklerine bürünüp ortalarda dolaşmasından anladığımız üzere von der Leyen, Meloni kadar popülist bir figür sadece bürokratik elitizmin sosuna bandırdığı popülizmini görünmez kılmayı başarıyor. Dolayısıyla seçim sloganı, yaşam boyu siyasi sloganı, “ben Giorgia, bir anne, bir kadın, bir İtalyan, bir Hristiyan” olmuş yani bireysel siyasal alanı toplumsal hatta kitlesel siyasal alan ile birleştirmeyi başarmış- entelektüel dille söyleyelim öznel bir öz siyaseti yapan- Meloni ve üyeleri arasında Mussolini hayranlığını ifade edip, Roma selamı vermekten utanmayanların olduğu İtalya’nın Kardeşleri (FdI) partisini dizginlemek, yatıştırmak için von der Leyen’in Polonya ve Macaristan adreslerini göstererek çok akıllıca bir tehdit savurmadığını söyleyebiliriz. Zaten seçim sonuçları belli olunca galiplerin destekçileri İtalya’daki rakiplerinden ziyade AB’ni hedefe koyan eylemlerle, örneğin AB bayraklarını indirip yerine İtalyan bayraklarını çekerek sevinçlerini gösterdiler. Yine de merkez-kaç siyasetin Avrupa’da güçlendiği ve İtalya’nın bu yönelimin son halkası olduğu kaygısı fazla kolay bir okuma gibi duruyor.

Italexit mümkün mü?

Bugün İtalyan siyaseti hakkında yazılan yazılara baktığımızda AB/NATO’ya karşı bu ret tutumunun AB/ABD-NATO Bürokrasisinin kendini beğenmişliğinden kaynaklandığını düşünenlerin sayısının azımsanmayacak kadar çok olduğunu görüyoruz. Bu şu demek; İtalyan aşırı sağı popülist “önce İtalya” sloganından ve çevresinde oluşan, özellikle de sosyal medya üzerinden giden kitlesel gösteri kültüründen besleniyor ama iş gerçekten NATO ve AB’nin nimetlerini reddetmek olduğunda buna uygun bir dış ve güvenlik politikası henüz geliştirilmiş değil. Dahası FdI’nın bu tür bir parti programı da yok görünüyor ve Meloni’nin birlikte hareket ettiği Salvini (Lega) ve Berlusconi (Forza İtalia) arasındaki denge Salvini’nin güç kaybetmesiyle Berlusconi lehine dönmüş durumda. Bu da İtalya’nın yeni hükümetinde bir AB yanlısı ayak olacak demek. İtalya, pandeminin çok acımasızca vurduğu bir Avrupa ülkesiydi. İktisadi ve demografik yavaşlama gibi iki büyük dertten mustarip İtalya’da orta sınıf, küçük ve orta ölçekli üretici -ki İtalya ekonomisi için çok önemli bir sınıf- hayal görmüyor, AB fonları ve yardımı pandemi sonrası İtalya için hala çok önemli. Zaten bu nedenle İtalya’yı takip eden uzmanlar, pandemi sonrası ülkeye gelen AB kurtarma fonlarının İtalyan projeleri içerinde hayata geçirilme kısmında hala Draghi’yi sahnede göreceğimizi söylüyorlar. Sözün özü, bugünün İtalya’sından bir Küresel İngiltere çıkartmak mümkün olmuyor, von der Leyen de bu yüzden AB’nin en köklü ve önemli üyelerinden birini Yeni Avrupa’nın yaramaz çocukları ile aynı kefeye koyabiliyor.

Meloni, bir Trump değil

Mesele NATO’ya geldiğinde durum çok daha net. Bugün, NATO caydırıcılığının önemsiz ya da risk yaratıcı olabileceğini düşünen bir kitle yok Avrupa siyasetinde. Rusya ve Batı güçleri arasındaki konvansiyonel denge Batı lehinde oldukça 1960-70’lerin NATO şüpheciliğine dönmek zor. Nükleer korku ciddi ama yeni değil. Rusya Nükleer Doktrinini ilk vuruşu kapsayacak şekilde 1990’larda revize etmişti- ki İtalya için nükleer caydırıcılık AB ve NATO’ya entegre olmayı gerektiriyor. Ayrıca İtalya, geleneksel olarak, Fransa gibi stratejik özerklik hayallerini dışa vurabilen bir güç de değil. Meloni ve liderliğindeki İttifak’ın İtalyan sert gücü söz konusu olduğunda ENI, Leonardo gibi devlerden destek aldığı bir gerçek. Sanayi ve esasında Savunma Sanayi konusunda bizim dilimizle söyleyelim bir yerlileşme, millileşme hamlesi arzu edildiği de saklanmıyor ama tüm bu kritik sektörler İtalya’nın NATO içerisindeki yerini de çok değerli buluyor. Bu nedenle Putin ile ilişkilerini, Putin’e hayranlığını, Rusya’nın Ukrayna politikası konusunda düşündüklerini saklayamayan (-muhtemelen tamamen duygusal sebeplerle) Berlusconi ve Salvini gibi figürler yerine seçim dönemi açık açık Ukrayna yanlısı bir tutum benimseyen, İtalya’nın Ukrayna’ya desteğinin süreceğini müjdeleyen Meloni, sağ güçler içerisinde öne çıktı. Kısaca kaygılar baki, ironik bir biçimde Meloni ve Putin’in İtalya ve Rus meydanlarındaki gösterilerini izleyenler Avrupa kapısının önünde ve arkasında Yeni Faşizmin tohumları yetişiyor diye endişelenebilir ama İtalya cephesinin dış ve güvenlik politikasında müthiş bir değişim beklenmiyor. Kimilerinin biraz alay ederek söylediği gibi, İtalya’daki ilk sağcı hatta söylenmese de ilk aşırı sağcı hükümet bu değil, Meloni bir Trump da değil.

Göçmen karşıtlığı ve iç huzur

Öte yandan, aşırı sağ Avrupa’da yükseldiğinde toplumsal istikrar ve huzur için endişe duyulmaya başlanır. Meloni gerçekten de ne ekonomi konusunda ne dış politika konusunda bir radikal, kendisinin radikal olduğu alan kimlik siyaseti. Göçmen karşıtı duruşu yasadışı göçmen- yasal göçmen ayrımını adeta yerle bir ediyor. Maazallah İtalyan aşırı sağının yasadışı göç riskine karşı önerdiği tedbirler, barbar istilacılara karşı zamanında Roma’nın önerdiği tedbirlerden daha acımasız. Bir tür “duvarlarımızı inşa edelim” noktasından yola çıkılıyor, Akdeniz’de göçmen ve mültecilerin botlarını” göstere göstere batıralım boğulup gitsinler” noktasına savruluyor. Bu sertliğin berisinde İtalyan aşırı sağının İtalya’nın kendisinden duyduğu memnuniyetsizlik de var. Bir kere İtalya, demografik olarak büyümüyor ama bir sanayi merkezi olarak göçmen çekiyor. Asimilasyon politikaları başarılı olsa da yasal göçmenleri İtalyan sosyal ve siyasal sistemi içerisine alabilecek yasalar konusunda yetersizlik var. Vatandaşlık konusunda İtalya kıskanç davranıyor- ve elbette bu toplumun kendini koruma refleksi içerisinde anlaşılabilir ama işgücüne ihtiyaç duyulduğu da biliniyor. İnsan gücünü teşvik etmeden, eşit statü vermeden ve emeğin pazarlık gücünü düşürerek kullanmanın tabi çok hoş olmayan adları var; bu şekilde etiketlenmekten kaçınmak için demografik değişimin yaratacağı riskler ayyuka çıkarılıyor, bunu yaparken de odağa sorun çıkartabilecek yasal göçmen/mülteci meselesinden ziyade yasadışı göçmen/mülteci meselesi konuyor.

Paris’e karşı öfke, Ankara’ya karşı ılımlı tutum

Sokaklarda bu korkunun bir karşılığı, dolayısıyla oy potansiyeli var ve Meloni bu potansiyeli “kimlik siyaseti” temelli kullanmış görünüyor. İtalya, şimdilik çok çocuklu ailenin teşviki ile sınırlı bu kimlik siyasetini makul bir tonda tutabilecek kapasiteye, entelektüel birikime elbette sahip ama tutup-tutmaması İtalyan toplum ve bürokrasisinin artık bir sorunu. Ancak bu aşırıcı retoriği güçlendiren İtalya’nın kendinden memnuniyetsizliği sadece düşük doğum oranları ile ilgili değil. İtalya’nın yasadışı göçmen/mülteci kabul ettiği en önemli adresler Ortadoğu-Kuzey Afrika-Afrika coğrafyası. Bu gerçek bir yandan İtalya için Libya’daki basiretsizliği hatırlatıyor, diğer yandan bu bölge ile ilgili inisiyatiflerin AB/NATO içerisinde Fransa’ya kaptırılmasının yarattığı öfkeyi su yüzüne çıkarıyor. Roma, doğrudan Paris’i hedef almasa da yakın geçmişte söz konusu bu alanlarda pragmatik bir politika geliştirerek kendisini Fransız politikalarından ayırmaya çalıştı. İtalya’nın bu saha için sloganı para ve istikrar olarak okunabilir. Para kısmının neyi temsil ettiği açık; İtalya kar edebileceği iş birlikleri peşinde ve bu sahayı kendisi için bir iş sağasına çevirmek istiyor. O nedenle bölgede istikrar sağlayabilecek aktörlerle -örneğin Türkiye ile arasını dostane ilişkiler temelinde tutmak İtalya için önemliydi, önemli olmaya devam edecek gibi gözüküyor.