Fon24_Sag


İZLER ARASINDA...

Yıllar önce Osmaniye-Kadirli de uluslararası bir kültür-sanat festivali kapsamında şiir gecesine katılmıştım.

Program akabinde, biraz da ev sahibi sıfatıyla orada bulunan şair, yazar ve bazı misafirleri de yanımıza alarak belediyenin bize tahsis ettiği bir Volkswagen araç ile kısa bir “kültür turu” da yaptırmıştım. Davet edilen misafirlerden bazıları Bahaeddin Karakoç, Tayyib Atmaca, Rahmetli Sacid Onan ve Prof. Dr. Nurullah Genç idi. Misafirleri festivale dönemin Belediye Başkanı Mustafa Türkmenoğlu davet etmişti. Aşık Feymani (Osman Taşkaya) gibi değerli halk ozanlarımızda davetliler arasında, aramızda idi.

Rahmetli Erdem Bayazıt Hocamı da oradaki programa katılımcı olarak davet etmiştim hatta. Kendisi de “Sezai bizim Paşa’nın hanımı sizin oradan, Kadirli’den. Gelinimiz Savrun ailesinin kızı. Bilirim oraları, İnşaAllah gelirim” demişti. ‘Paşa’ dediği ise, kuzeni olan bir general idi. Bilenleriniz vardır, Bayazıt ailesinden iki general vardır. Bunlar Erdem Hocanın da kuzeni olurlar. Rahmetli Erdem hoca sağlık sebepli problemleri yüzünden, o günlerdeki bu programa da katılamamıştı.

Gelelim turumuza… O, kısa kültür turumuz kapsamında Türkiye’nin ilk Milli Açıkhava Müzesi olan Aslantaş’a gitmiş, rehber eşliğinde, tarihi eserler arasında detaylıca bir tarih turu yapıp, ardı sıra sırtını Arslantaş Barajına yaslamış, doğal bikri örtüsü zengin olan Karatepe’nin yürüyüş parkurunda epeyce yol kat ettikten sonra, öğlen yemeği için bizi davet eden, Karatepe Kilimleri Kooperatif Başkanı Cengiz Cafri Bey’in kilimli mekanın da almıştık soluğu. Belki de farkında olmadan rahmetli babamın ayak izleri üzerinden ben de yürüdüm. Çünkü Arkeolog Halet Çambel ile ilk kazılar esnasında buralara fotoğraf çekmeye geldiklerini biliyordum. Halet Hanım bizzat bana anlatmıştı. Neyse efendim, öğlen yemeği vakti bizi doğal bir ortamda ve yöresel ürünlerle iyice besleyen, ha bire de “yeyin bre, daha var” diyen, Cengiz Bey’in bu güzel ikramlarının ardından Nurullah Genç ve ben birlikte bir kilim tezgahına oturmuş, ardından orada bulunan bir hanımefendiden bu işlere dair ilginç detayları bile öğrenmiştik. Söylemesi ayıptır azıcık kilim de dokuduk. Sacid Onan, Bahaeddin Karakoç ve diğer birkaç misafir dışarıda sohbet ederler iken…

Ardı sıra, Karatepe Kilim Kooperatifinin kilim sergili odasında çay kahve ikramı eşliğinde kilime dair epeyce demli bir sohbet yapılmıştı. O kadar güzel vakit geçmişti ki; sohbetin koyuluğu, kilimlerin kök boyalı kokusu, rengarenk desenleri, kilim motifleri ve misafirperverlik bizi esir almış, kilim dünyasında kaybolmuştuk. Öyle dalmıştık ki, o gün akşama doğru olan uçağımızı bile kaçırmış, birkaç saat sonraki başka bir uçağa bilet almıştık. Bahaeddin Karakoç’u hep birlikte Adana merkezdeki kızının evine bırakmış, peşi sıra Nurullah Genç, Rahmetli Sacid Onan ve ben birlikte tekrar İstanbul’a epeyce geç bir saatte uçak ile dönmüştük. Hiçbirimizin şikayeti de olmamıştı…

Haa bu arada orada verdiğimiz zahmetler Cengiz Bey için yeterli olmamış ki; bizleri oradan uğurlarken koltuğumuzun altına birer de güzel kilim tutuşturup; kaş ile göz arasında kilimin ücretini ödemek isteyen Sacid Bey’e “ bu ayıp olur, hediyemiz olsun, bizleri memleketimizi şereflendirdiniz sizler. Kadirli’yi, Karatepe’yi ve bizleri unutmayın yeter” diyerek, yolcu etmişti.

Efendim, memleketim o civarlar olmasına rağmen ilk kez bu kilim kooperatifine uğramış, gezmiş görmüş oldum. İstanbul’da; Sultanahmet ve Beyazıt civarında bu kilimleri turistlere sergilenmek üzere vitrinlerde görmeme rağmen hiç bu kadar yakından görmemiş, sevmemiştim. İlgimi de çekmemişti. Belki bir tılsım vardı orada, kim bilir…

Orada bir şey ilk kez bu kadar dikkatimi çekti. Kilim motifleri... Üzerlerinde işli olan, damgalar, semboller. Bu tür semboller ve motifler başka başka eserler-ürünler üzerinde de var. Daha önce gezmiş olduğum farklı birçok eşya, yapı vb. üzerinde gördüm bu sembolleri. Yani sadece kilimler üzerinde değil. Ev kapıları üzerinde, eski ve yeni kimi mezarlık ve taşları üzerinde. Bazı evlerin dış yüzeylerinde. Bazı kılıçların, hançerlerin kabzalarında, bazı evlerin iç yüzeylerinde, hatta eski birçok caminin içerisinde, kapısında, avlunun belirli yerlerinde, kimi ev bacalarının üzerinde bu tür sembol ve damgaları çok gördüğümü düşündüm.

Orada, yani Karatepe’de kilim odasının, atölyesinin içinde, o motiflere sembollere, işaretlere bakıp, yukarıda söylediğim yerlerdeki motif ve işaretleri de düşününce aklıma bu sembol, damga ve motiflerin bizim gördüğümüzün dışında acaba başkaca bir anlamlarının olup olmadığı, başkaca bir şeyler çağrıştırıp çağrıştırdıkları sorusu geldi.

Bana kalırsa tüm bunların sayısal olarak da bir anlamı var. Çünkü matematiksel bazı işaretlerde içeriyor bu semboller. Bana kalırsa diyorum sebebi şu; bu tür şeyler kültürel geleneksel olmasına sebebiyle içimizde yaşarlar, geleneksel de olsa bir karşılığı vardır. Atadan, dededen bu yana fısıltı olarak da olsa biliriz. Yazılı olarak bize gelmese de, fazlaca dillendiremesek de hissederiz. Dışarılara fazlaca yansımasa da. Tüm bu sembol, motif ve işaretlerin yüzyıllarca, hatta binlerce yıl öncesinden bu yana bozulmadan gelebilmeleri, taşınmaları, unutulmamaları ilginç bir durum.. Bunlardan bazıları, belki o toplumların, kültürlerin nişanesi ama bazı motifler, semboller bundan belki daha öte bir anlamı taşıyor. Bir şifre, bir tılsım, kim bilir!. Düşünün ki halen kimi Oğuz Boylarının işaretleri, sembolleri, mühürleri kısmen biraz değişerek dahi olsa, farklı farklı alanlarda bu gün bile kullanılmaktadır. Türk akraba topluluklarını biraz incelerseniz bunu görürsünüz.

Kanımca bu işe de iyi bir kafa yormak lazım. İlginç konular çıkabilir. İlginç neticeler. Artı yazılı kaynaklar yokken bunlar vardı. Bilmiyorum, belki de bu konulara dair yapılmış bir çalışma vardır, bana denk gelmemiş olsa da. Velakin, dediğim anlamda bir bütün çalışma gözüme çarpmadı, şimdiye kadar.

Hasıla; Bir program kapsamında ilk kez gittiğim ve gördüğüm o Karatepe kilimlerinin üzerinde taşıdığı yüzlerce, binlerce yıllık gizemli motifleri, sembolleri bana bunları düşündürdü. Ayrıca yıllar önce (1991 yılında) taa Japonya/Tokyo’dan kalkıp Karatepe’ye gelerek, 15 gün boyunca ve günde neredeyse 2-3 saat uyumak dışında o kilimlerin, yanı başından, tezgahından hiç ayrılmayarak, sadece o kilimleri ve üzerindeki motifleri inceleyen TOMAKYA Hanımın hikayesi de bir o kadar tılsımlı. Cengiz Bey’in babası Ali Cafri Bey’in rahmetli olmadan önce “bizzat bana anlattı” dediği bir hikaye bu da.

Bir gün, sizlerin de yolu oraya düşerse eminim size de fazlasıyla izzet ve ikramda bulunur oradaki bu insanlar. O arada, bu hikayeyi başkaca ilginç Türkmen hikayelerini, artı sizi epeyce güldürecek Karatepe fıkralarını da ihtimalen dinlersiniz. Hem izleriniz karşınıza çıkar belki orada, ya da siz peşine düşerseniz! O da olmadı, selamlaşırsınız bir…