KATİP ÇELEBİ ÇOK ÇIRPINMIŞ

Tarık ÇELENK 10 Eki 2020

Katip Çelebî, İslâm'ın ilk dönemlerinde aklî ilimlere karşı olumsuz bir bakış açısı olduğunu, ancak bu düşünceden hareketle bunların dine aykırı olduğu yönünde bir sonuca gidilmemesi gerektiğini belirterek, daha sonraki dönemlerde her bilimin öneminin fark edilip felsefe geleneği ile din bilimlerini metodolojik bir bütünlük ve özgünlük içinde buluşturan büyük bilginler yetiştiğini ifade etmektedir.

Katip Çelebî, İslâm’ın ilk dönemlerinde aklî ilimlere karşı olumsuz bir bakış açısı olduğunu, ancak bu düşünceden hareketle bunların dine aykırı olduğu yönünde bir sonuca gidilmemesi gerektiğini belirterek, daha sonraki dönemlerde her bilimin öneminin fark edilip felsefe geleneği ile din bilimlerini metodolojik bir bütünlük ve özgünlük içinde buluşturan büyük bilginler yetiştiğini ifade etmektedir. Gazzalî, Fahreddîn Râzî, Îcî, Şîrâzî, Kudbuddîn Râzî, Taftezânî, Cürcânî ve Devvânî bu büyük âlimlerden bazılarıdır. Osmanlı eğitim sisteminde, din bilimleriyle felsefî ilimler arasındaki paralelliği koruyan bu anlayış, Kanuni dönemine kadar belirleyici olmuş, ancak daha sonra bazı din bilginleri tarafından aklî ilimler, “bu dersler felsefiyyâttır” denilerek eğitim sistemi dışına itilmiştir. Bu çabalar büyük ölçüde başarılı olmuş ve Osmanlı ulemâ çevresinde bu bilimlere karşı kayıtsızlık doğmuştur (Katip Çelebî, 1993: 9; Kutluer, 2000: 81). Fakat Katip Çelebî, eserinde, din ilimleri ile felsefî ilimler arasında “burhân”a dayalı metodolojik bir bütünlük sağlamanın, ülkede düşünce, bilim ve eğitim alanında yaşanan tıkanıklığın aşılması yolunda hayatî bir önem taşıdığını vurgulamaktadır (Kutluer, 2000: 81-82). Dolayısıyla Katip Çelebî’ye göre, o dönemde yaşanan fikrî bunalımın sebebi, aklî ve naklî ilimler arasında olması gereken uyumun gereklerinden uzaklaşılmasıdır (Kutluer, 2005b: 217).

ÇAĞIMIZDA CABİRİ’Yİ LÜTFEN UNUTMAYALIM

Son dönem önemli İslam düşünürü Muhammed Abid el- Cabiri (ö. 2010), İslam dünyası eğer İbni Rüşd geleneğini bırakmayıp devam etseydi bugünkü krizi yaşamazdı der. Cabiri’ye göre batı İbni Rüşd ile paradigmayı oluşturup bilgi teorisinin esaslarını yeniden inşa etti, İslam dünyası ise İbni Sina ve Gazali bakışını tercih ederek bugünkü krizi yaşıyor diye tespit etmekte. Ancak Cabiri hiçbir zaman geleneksiz bir bilgi teorisi- epistemoloji inşasını savunmadı. Sadece bu yöntemin, “selefi Arap aklının” kırılmasını savundu. Daha ötesi klasik fıkıh ve kelam geleneğinin görmezlikten geldiği insanlığın antik dönemden bu yana gelen kültürel mirasını çekinmeden sahiplenilmesi gerektiğini savunmakta.

İbni Rüşd’ün Gayb (görünmeyen) ve Şahadet (“zahiri”) alemler arasındaki ilişkinin birbirinden bağımsız ve kendilerine özgü bakış açıları ile anlaşılması veya iman edilmesi hususunda vurguları önemlidir. Zira İbni Rüşd, İbni Sina ve takipçilerini Gayb alemini felsefeyi metod olarak kullanarak açıklanması hususunda oldukça sert eleştirmişti. İbni Rüşd felsefenin dinden bağımsız tutulmasını savunuyordu. Bu anlamda İbni Rüşd Aristocu Varlık felsefesinin, zaman ve devinim kavramları eksikliğinde yaratılışı ve Allah’ı açıklamada yetersiz kaldığını ifade etmişti.

Gazali de benzer şekilde filozofların yöntemlerinin dini hakikatleri açıklamadan aciz ve temelsiz olduğunu savunuyordu. Gazali ve İbni Rüşdün en önemli ortak noktası Aklın tüm imkanları kullanılıp gücünün bittiği yerde tartışmasız Vahy’e müracaat hususunda fikir birliği idi.

Cabiri’nin bakış açısını da göz önüne aldığımızda, Endülüs felsefe geleneğinin üstünlüğü felsefenin belirli bir dönem çalışılan matematik ve tıp disiplini üzerine kurulmuş olmasıydı. Doğuda ise felsefe, kelam geleneği üzerine konuşlanmıştı. Bu dönemde Basra’da gizli olarak faaliyetlerine başlayan (X. Yüzyıl) İhvanı Safa düşünce okulu/platformunu[1] da zikretmeyi ihmal etmemiz gerekiyor. İhvanı safa hareketi maddi alem kadar manevi alemi de kategorize etmişler aralarındaki ilişkiyi zahirden başlayarak batına kadar modellemişlerdir. Tasavvufu da oldukça etkileyen Şii İsmailiye mezhebiyle benzerliklerinden dolayı Şiilik ve İsmaililik ile suçlanmışlardır. İbni Sina ve Gazali bu hareketten oldukça etkilenmişlerdir.

SONUÇ YERİNE

16. Yüzyıldan bu yana İslam dünyası yeniden İslami düşünceyi inşa edecek İbni Rüşdleri, Farabileri, Gazalileri üretemiyor. Belki de onlar gibilerin hayat bulabileceği siyasal, toplumsal ve ekonomik zeminler veya daha önemlisi zihniyet hiç oluşamadı.

Her ne kadar Şah Veliyullah Dehlevi, Said Nursi, Elmalı Hamdi Yazır, Ferit Kam gibi manevi önderler ve aydınların çabaları tarihe not düştüyse de bunlar ve benzerleri samimi bir çaba olma ötesinde özgün bir tezi üretemedi.

Genel mutabakat İslam düşüncesindeki gelişme ve yeterliliğin Endülüs’ün düşmesiyle birlikte sonlandığına ilişkindir. R. Garaudy, bunu tutucu Maliki fukahasının etkisindeki yöneten halifelerin adaletsizlikleri, ötekilere kötü davranmaları ve İslam entelektüellerini sindirmelerine bağlamakta. Böylece sosyal yapı korumasız kalmış Murabıt ve Katolik işgalleri başarılı olmuştur.

İslam dünyasının açmazlarından biri de Aristo mantığının ve felsefi anlayışının aşılamamış olmasıdır. Aristocu belirsizlikler aleminde müphemlik[2], ara geçişler veya gri alanlar yoktur. Her şey ya ak ya da karadır. Bir bakıma Aristo mantığı felsefi Daltonizm-renk körlüğüdür.[3]

İbni Haldun coğrafya kaderdir demiş, belki de eksik söylemiş. Siyasi yönetim örgütlenme biçimi de kaderi belirleyen bir diğer husus olarak karşımızda durmakta. İslam dünyası asırlarca Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf ile idare ederken bunlarla birlikte bir ahlak felsefesi geliştiremedi, vicdanı hep ihmal etti.

Aristo’nun tartışmalı Metafizik tanımı, belirttiğimiz gibi fiziğin matematik modelleme ile tanımlanmasından itibaren ortadan kalkmıştı. Artık mekanik bir evren ve yaşam akışı anlayışı vardı. Einstein, Heisenberg ve filozof Bergson ile birlikte, mekanik ve matematik evren modeli yerini atom altı parçacıkların belirlediği sürekli değişen Kuantum evren modeline geçiş yapıyordu. İster istemez bu yeni tanım da Bergson’un deyimiyle “Metafizik” tekrar yerini alıyordu.

1900’lu yılların başında Osmanlı’da kurulan ilk üniversite modeli Darülfünunda bile ne yazık ki Dünya’nın kendi ekseni etrafında döndüğü Galileo teoremini (16. Yüzyıl) değil de sabit kaldığı tezini savunan Batlamyus (2.Yüzyıl) teoremini okutuyordu. Rivayet odur ki bugün bile bazı medreselerimizde ciltlerce kölelik hukuku okutulmaktadır. Maalesef özellikle ülkemizde ve genelde İslam dünyasında geleneği yorumlayabilecek kodifiye edebilecek alim bulunduğunu pek söyleyemeyeceğiz.

Bugünkü Kelam ve Fıkıh anlayışı tarihin donduğuna, geçmiş ve geleceğe ilişkin sürekliliğinin olmadığına ilişkindir. Taşra selefiliği, göreceli olarak tasavvuf anlayışı ve tarikatların içine bu anlamda sirayet etmiştir. Halbuki Endülüs ve Bağdat’ta İslam rönesansı döneminde felsefe ve tasavvufta bu böyle değildi.

Dünyada İslamcılık demokrasi tecrübesini başaramadı. Birtakım ulema demokrasiyi küfür olarak niteleyip sessiz kalıp pratikte faydalanma yolunu tercih ederken genelde de demokrasi ile entelektüel ve kavramsal bağ hiçbir zaman düşlenmedi. İslamcılık pratikte fiziğin ve doğanın matematik modele indirgendiği acımasız iktidar mücadelelerinin ilkesizce verildiği modernitenin yeni paradigmasının ikinci el bir enstrümanı haline geldi. Son 200 yıldır Osmanlı İmparatorluğunun başı çektiği gerileme ve ıslahat süreçlerine düşünsel, vicdani ve ahlaki problem olarak hiç bakılmadı. İslam’a bir kısım ulemanın fıkıh mücadelesi bakışı dışında, hep dünyada ve ilgili ülkelerde somut iktidar mücadelesi olarak bakıldı. İslamcılaşan dindarlar, cemaatler ve tarikatlar egemenliğe talip oldular, farkına varmadan gelenekten koptular.

İslam dünyasında ilerleme veya gerilemenin tamamen askeri ve siyasi güç egemenliğine göre endekslenmesi temel yanlışlardan birisidir. Düşüncede reform anlayışının buna odaklanması bizi kendi açmazımıza hapsetmiştir. Düşünce evrenimizdeki reform çabalarının ret, inkâr veya ötekini ikna üzerine kurgulanması ayrı bir çıkmazı teşkil etmiştir.

Prof. Ahmet Kuru kitabında, Müslüman tüccarların 11. Yüzyıla kadar Müslüman alim ve filozofları desteklediklerini, ancak devlet merkezileştikten sonra, tüccarların özerkliklerini yitirdiklerini,  böylece  ulemanın tamamen devlete bağımlı kaldığını, bunun da fikir ve ticaret hayatında gerilemenin nedeni olduğunu söylüyor[4]. Bu anlamda İslam dünyasının servet sahipleri ve ulemalarının gerçek bir burjuva ve entelektüel olduklarını söylemek oldukça zorlaşıyor.

Yazının hulasası olarak aşağıdaki tespitleri muhatap hissedenlere sıralamak uygun olabilir;

·         15. Yüzyıla kadar gayret edilen İslami bilgi mimarisi(epistemoloji) çalışmaları devam ettirilmeli tekamüle erdirilmeli.

·         Buna bağlı İslami düşünce metodolojisi ve tüm insanlık için yeni bir paradigma inşası oluşturulmalı.

·         Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf bu altyapı ile zenginleştirilerek tüm insanlık ve yaratılmışlar için bir Ahlak felsefesi ve Vicdan tanımı geliştirilmeli.

·         Antik dönemden post modern döneme dahil, her türlü felsefe akımına açık ve şerh edebilme yeteneğine haiz olacak şekilde tüm dini eğitim kurumları güncellenmeli.

·         Evrensel rekabet standartlarına açık olacak bu kurumlardan ilgili siyasi hareketlere veya cemaatlere mürit devşirme izlenimi verecek politikalardan kaçınılmalı. Bu yapılar otonom bırakılmalı dünya standartlarında hiçbir harcamadan kaçınılmamalı.

Söz konusu hususları çoğaltmak, akademik dille detaylandırmak veya kitaba çevirmek çok daha uzun zaman alacaktır. Bu yazı sadece konu başlıkları ve ilgili özetleri ile bile olsa vicdanları ve akılları biraz kurcalamak için yazılmıştır.

Bitti


[1] Bu grup ön yargısız bir yaklaşımla dinî, felsefî ve ilmî olmak üzere ulaşabildiği her tür bilgiyi kullanmıştır. Onlar için düşüncelerine temel olmada Kur’an ne kadar öneme sahipse Tevrat ve İncil de o kadar önemlidir. Din bilgisinde Hz. Peygamber’in veya Hz. Ali’nin sözü ne kadar önem taşıyorsa felsefede Sokrat, Eflâtun ve Aristo’nun, matematik ve geometride Pisagor’un ve Öklid’in, coğrafyada Batlamyus’un sözünün de önemi o derece büyüktür.- İslam Ansiklopedisi İhvan-ı Safa 

 
[2] Şarkiyatçı Thomas Bauer’in tezi, Batılı modernliğin kesinlik “takıntısının,” müphemlik kültürünü gitgide tahrip ettiğidir; bu süreçte İslâm “ilâhiyatlaşarak” katılaşmıştır. Bauer, neticede ister Selefi olsun, ister fundamentalist ister reformist, İslâmcılık ile Batılı modernizmin İslâm anlayışlarının benzeşir hale geldiğini savunur.

 
[3] Bkz A. M. Al-Meraire Aristo’nun Mahkumları, Epistemic Institute Press, Los Angeles, 1984
[4] Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison (Cambridge University Press, 2019)