KIBRIS'A, İRFANA, SUYA DAİR ARAYIŞLAR - 2

Milli eğitim bahsine şöyle basit bakalım. TV'deki bir sokak röportajında "Kıbrıs nerede" sorusunu soruyorlar.

Çoğu Ege’de diyor, başka acayip şeyler söylüyor. Tahminim bu cevapları veren insanların büyük bir kısmının en az lise mezunu olduğu... Milli şuura yönelik bir eğitim yoksa eğitimin de anlamı kalmıyor.

Kültürü ve eğitimi gerçekte yönetenler medya kuruluşları… Çünkü kitlelere hükmediyorlar. Medyada müspet veya menfi işler varsa sen bunlara dikkat edeceksin. Her alanda iyi iş çıkarabilecek adamları bulup destekleyeceksin.

Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ne yapmış? Bu anlatılmalı, değil mi? Yunanistan'daki Lavrion, Kinesa ve Dileysi kamplarında PKK ve DHKP-C militanları silah, bomba ve suikast eğitimi almış. Abdullah Öcalan yakalandığında üzerinde Lazaros Mavros adına düzenlenmiş Güney Kıbrıs pasaportu bulunmuş. Kıbrıs Rum Kesimi'ndeki Trodos dağlarında önce ASALA, sonra PKK militanları uzun yıllar silahlı eğitim almış. Rum Temsilciler Meclisi Başkanı Lyssarides Limasol limanına gelen silahları PKK'ya göndermiş... Ama senin okumuşun Kıbrıs nerede, bunu dahi bilmiyor. 

“Eğitim ve kültürde başarısızız” tespiti var. Eğitim ve kültürde başarısızsak hiçbir alanda başarılı sayılmayız. İkincisi de, dünyanın en iyi kültür şurasını yapsak da, en iyi politika belgesini üretsek de asıl mesele onu uygulayacak olanların kim olduğudur.

Bu uygulayıcı meselesi her ölçekte karşımıza çıkıyor. Binlerce öğretmen ve din adamının mülakatından edindiğimiz tecrübe, çocuklarımızı irşat edecek adamların büyük bir kısmının tarihimizi ve kültürümüzü tanımadığıdır. O halde hangi eğitim politikasını koyarsak koyalım buna dair bir sorunumuzun olduğunu unutmayacağız.

Bizim kültürümüz nereye gitti yahu? Eskiden Anadolu'da misafir için evlerin en güzel odası ayrılır, en güzel yemek ikram edilirdi. Misafir bir odaya girdiği zaman herkes ayağa kalkardı. 19. Yüzyıl'da Fransız gezgin A. Brayer İstanbul’da evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla umumî ahlâka itimaden açık bırakıldığı ve her yıl en fazla beş-altı hırsızlık vakasının görüldüğünü anlatmış... 

Isparta Pazarköylü öğretmen Sümer Şenol israfın haram olmasının bizim kültürümüzün temelini teşkil ettiğini; rahmetli anacığının diktiği eteğin, entarinin artığı kumaşı biriktirdiğini, birbirine ekleyip seccade yaptığını anlatır. En büyük ağabeyi Şeref Şenol’un evine ziyarete gittiğinde Dudu yengesinden bu seccadeyi isteyip namaz kıldığını, böylece anacığının manevi varlığını ve felsefesini yâd ettiğini söyler. Peki, niye bu kadar şımardık? Nesilleri yetiştiremedik, doğru besleyemedik de ondan...

Kültürle ilgili kaynak kitaplar genelde şunlardan bahseder. Kültür Latince "colere"den türemiştir, ekip biçmekle ilgili bir anlamı vardır. "Agri cultura" ile bağı vardır. Efendim, Kluckhohn'a göre kültürün 164 tanımı vardır. Bu tanımların bir kısmı gerçeği örten tanımlardır.

Arabistanlı Lawrence'ı bilirsiniz. Bir arkeolog ama aslında bir casustur. Bir İngiliz arkeoloğun casus olması gibi kültür de aslında başka bir şeydir. Başka şeylere işaret eder.

Bizim aradığımız tanım, yüklediğimiz anlam ne? Anlamı bulamazsak kültür inşa edemeyiz. Kara Fatma bir kadın kahramanımızın ismidir. Mahmut peygamberimizin bir ismidir, Neriman aslında nur-u imandan gelmektedir. Peki, şimdi bu isimlerle neden dalga geçiliyor? 

Bazı şeyler kasten farklı anlamda kullanılıyor. "İşlerimiz Mehter gibi iki ileri, bir geri" diyerek Mehter'i aşağıladılar. Oyunu fark ettiniz mi? Aslında geri adım yok Mehter'de... Önemi şu, dünyanın en eski askeri bandosu ve bize ait... 18. Yüzyıl'dan itibaren Avusturyalılar, Prusyalılar, Ruslar ve Almanlar Mehteran bölüklerinden etkilenerek mızıka takımları kurdular. Mozart, Haydn, Beethoven'ın Mehter'den ilham alarak besteledikleri Türk marşları var. Batı orkestraları zili mehterden almıştır... Türkiye'de dünyanın en büyük on festivali arasına girecek etkinlik büyük bir Mehter festivali olabilir. Ama o adi bir şey gibi takdim ediliyor. Ta ta ta taaam... Mehter gibi iki ileri, bir geri...

Kültür yoksa neyin davasını güdebilirsin? Öyle bir ülke ki inşaatçısı bina yapıp yabancı isim veriyor. Zengini de otel açıp yabancı isim veriyor. Restoran açıyor içinde yerli bir ürün yok. İtalya'da ve Rusya'da döner yasaklanmaya başladı. İtalya, Avrupa Birliği üyesi değil mi? Bu ayrımcılık değil mi? Hatırlarsanız Eskişehir'in Milli Eğitim Müdürü, "Çocuklar okula Süpermen, Spaydırmen çantasıyla değil Keloğlan, Nasreddin Hoca çantasıyla gelmeli" dediği için linç ediliyordu. Hâlbuki taklit etmeyecek, taklit ettireceksiniz. Kendiniz olacaksınız.

Temel’le Dursun kalpazanlık yapıyormuş. O kadar iyi sahte dolar basıyorlarmış ki Amerikalılar gelip “biz bile bu kadar iyisini yapamıyoruz” demiş. Adam yurt dışında gördüğünü alıp aynen yapıyor, onun değerli olduğunu, evrensel bir şey olduğunu sanıyor... "Bizde ne var" diye bakmıyor. Dedelerimiz, nenelerimiz ne yapardı, araştırmıyor. Tükettiğini, yerli malı kullanmayı da umursamıyor. Kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini bilmiyor.

Ekonomi profesörü Serge Latouche İtalyan kaynak suyu San Pellegrino’yu Fransa’ya, Fransız kaynak suyu Evian’ı İtalya’ya taşıyan binlerce kamyondan bahsediyor. Alpleri bu amaç için aşan kamyonlardan... Bu israf değil mi?

Dünyada da susuzluk çeken yüz milyonlarca insan var ve dünyada her yıl üretilen gıdanın üçte biri çöpe atılıyor. Gıda israfının yıllık bedeli 1 trilyon dolar… Hâlbuki bu parayla her yıl 2 milyar aç insanın karnı doyabilir. Peki, kimin umurunda? 

Hah, burada bütün her şeyin temelindeki değer sorunu ortaya çıkıyor. Mesele insanı tanımlama meselesi... Başkası mı yoksa biz mi tanımlayacağız? İnsan eşref-i mahlûkattır. Bizim asıl kültürümüz “birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız” hadisini temel alıyordu. Galip Erdem de buna işaret ederek "en büyük eksikliğimiz hala birbirimizi yeterince sevmeyi öğrenememiş olmamızdır" diyordu.