KİM BU "KOÇ"LAR?

Dr. Can CEYLAN 04 Eyl 2019

Son on yılda Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi hikâyelerle bilinçaltı büyüye alıştırılmış yetişkin ergenlerin yıllar içinde oluşmuş sorunları, bir kitap okuyarak birkaç günde, birkaç haftalık terapilerle çözülüyor.

Târih maalesef tekerrür ediyor ve biz çok büyük bir yanlışı yine yapıyoruz. Vaktiyle başladığımız Batılılaşma/Batılaşma mâceramızda aldığımız telâfisiz yaralar bizi akıllandırmadı. Akıllananlar da göçüp gittiler ve yeni nesile bir şey kalmadı. “Yeni nesil”den kastım, dünyâyı cep telefonundan ibâret zanneden ergenler değil. Bilakis yaşını başını almış, çoluk çocuğa karışmış olanlardan bahsediyorum. Yapılan hata ise, Batı’nın kendi sorunları için icat ettiği çârelerin, kendi bambaşka sorunlarımıza bir kez daha çâre olacağı zannına düşmek. Batı’nın derdine de başka, bulduğu çâre ve ilaç da başka.

Belki eğitim şeklimiz, iş hayatımız, şehirleşme tarzımız, üretim ve tüketim yollarımız Batı ile benzeyebilir. Sorunlar dışarıdan aynıymış gibi gözükünce, çözümün bize de çâre olacağı zannediliyor. Ama yine yanılıyoruz. Yine Batı’dan gelen hazır ve klişe reçetelerle kendimizi tedâvi etme hevesine kapılıyoruz. İşe yaramadığında ise o reçeteleri değil kendimizi suçluyoruz. “Bizden adam olmaz” diyoruz. Böylece bir başka hazır reçetenin hedefi oluyoruz.

Kelin ilacı olsa

Batı kendi düştüğü çukurdan çıkamıyorken, kendi sebep olduğu sorunların çâresinin yine kendisi olduğu yalanıyla çukurdaki kalabalığı arttırıyor. Bunu da, kendisinin olumsuz imajını kullanmadan yapıyor. Batı kendi kirli ambalajını çıkarıp aynı ilacı "Doğu" ambalajı içine koyup Sanayi Devrimi'nin yine yıkıcı bir turuna başlıyor.

Ambalaj Doğulu olunca oradan devşirilen kavramlar da etrafta uçuşuyor. Bu kavramların başında yoga, reiki, meditasyon gibi sihirli kelimeler geliyor. İki farklı oturuş, iki farklı hareket ile tüm sorunlar gidiyor(!) Tıpkı Auguste Comte ve Saint Simon'un Sosyoloji’yi kurarken "bilim" kavramından bekledikleri gibi içi boş vaatlerle kandırılıyoruz. Auguste Comte ve Saint Simon daha masumdu, çünkü onlar çözüm önerilerini açıkça ortaya koydular ve deneyip yanlış olduğunu görme imkânları yoktu. Ama şimdi yapılanlar, bu tecrübesizliğin mâsumiyeti arkasına saklanamaz. Bir ilacın yan etkisini başka bir ilaçla gidererek bir ilaç bağımlılığı kısır döngüsüne girmek gibi, Batı, sömürdüğü dünya değerleriyle ürettiği ürünlerini popülerleştirip yoluna devam ediyor.

Terapiler kapalı gişe

Gelelim bu minvaldeki güncel sorunumuza. Ortalık terapi yapan, “workshop” düzenleyen “koçlar”dan geçilmiyor. Hafta içi akşam ve hafta sonlarına denk getirilip "mesai" kavramıyla ters düşmemeye özen gösterilen terapi seansları günler öncesinden doluyor. Sanki bir tiyatro, sinema veya konser gibi kapalı gişe durumu var. Belki de postmodern dünyânın sinema ve tiyatrosunda seyirci, kendini oyunun içine görmek istediği için böyle bir performans benzerliği ortaya çıkıyor.

İşin ehli psikiyatr ve psikologların başımın üstünde yeri var. Ama eğitim altyapısı ilgisiz konulardan oluşan, sâdece yaşadıkları sorunlar açısından “birikimli” olan bir dolu isim, sosyal medyada cirit atıyor. Facebook ve Instagram bu tip "öğreti uzmanları"nın paylaşımlarıyla dolu. Sanki hepsinin elinde sihirli bir çubuk var. Hekimlerin aylar süren tedâvilerle bile yapamadıklarını bunlar, boyacı küpüne sokup çıkararak şıp diye hâllediyor. Her şey çok kolay. “Fastfood tarzı” tedâvide de kendini gösteriyor. Zorlanmadan, gayret göstermeden her şey "kozmos" yardımıyla olup bitiyor. Tâtile çıkmadan önce yapılan cilt bakımı bile daha uzun sürüyor.

Kapalı gişe durumu olduğu için, bu peri masallarını dinlemek amacıyla verilen ücretler de bir hayli yüksek oluyor. Zâten tezgâhı açtıkları mahallelerde “ucuz malın alıcısı yok”. Muhakkak pahalı olsun ki, önemli zannedilsin. Bu tuzakla yaratılan markalar, tıpkı markalı beyaz tişörtlerin enâyi fiyatları gibi yüksek paralarla piyasaya sunuluyor.

Bunun adı “Matriks”

Bu tezgâhlarda kişisel başarı veya iyileşme süreçlerini hiçbir tıbbî alt yapıya dayandırmadan genelleştirip mutluluk ve huzur dağıtıyorlar. Uygun hapı içen için her şey tozpembe. Kimse iyi ve güzel şeylerin pahalı değil de, zor ve zahmetli olduğunu idrak etmiyor. Afili İngilizce kelimeler veya bu kelimelerin kulağa hoş gelen kısaltmaları kullanılıyor ki, Batı büyüsü devam etsin. Matrix filmindeki “kırmızı hap-mâvi hap” tercihi bile bu kadar kandırmaca değildi. Buradaki her renk hap, aslında aynı yere çıkıyor: Bir sonraki ve daha pahalı hap.

Kandırmacanın özellikleri

Her türlü ikna metodu kullanılarak “müşteri” olarak görülen “danışanlar”, bu tezgâhı kuranların kendisine ya da kendi uydurduğu bir sisteme yönlendiriliyor. Kendine yönlendirmiyorsa, “hocam” dediği yerli ya da yabancı, muhtemelen ölmüş birine de yönlendirmeler görülüyor. Kendi ismini vermeyip “tevâzu” câzibesi oluşturuyorlar. Bir de araya Mevlânâ, Aristo, Gandhi, Shakespeare hatta Einstein gibi isimlerden alınan ve çoğu uydurma olan “ortaya karışık” sözler katıldı mı, tadından yenmiyor(!)

Son on yılda Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi hikâyelerle bilinçaltı büyüye alıştırılmış yetişkin ergenlerin yıllar içinde oluşmuş sorunları, bir kitap okuyarak birkaç günde, birkaç haftalık terapilerle çözülüyor.

Kullanılan kelimelere baktığımızda, aynı sözlükten çıktığını anlamak zor değil. “Astral seyahat”, “regresyon”, “progresyon”, “mânevî gelişim”, “farkındalık”, “mental sorgulama”, “içedönüş”, “mindfulness”, “stres yönetimi” gibi hipnotik özelliği olan kelimelerin kullanıldığı reklamlarda, insanların hayâtlarını kolaylık, coşku, neşe ve sonsuz mutluluk içinde geçirecekleri vaat ediliyor. Hatta reenkarnasyon var mı, yok mu tartışmalarını aşıp, “önceki hayatlar”da yaşanan sorunları, o hayatlara geri gidip düzeltenler(!) bile var.

Utanmasalar “isterseniz 1000 metreye tüpsüz dalabilirsiniz”, “isterseniz suyun üstünde yürüyebilirsiniz”, hatta “isterseniz uçabilirsiniz” diyecekler. Sapkın tarîkatların başındaki soytarıların kendilerini “peygamber”, “mehdi”, “mesih” veya “zamânın sâhibi” ilân etmesini kişisel boyuta indiriyorlar.

İnsanların kitap okuma istekleri ve kitaba olan saygıları suistimâl edilip, internetten toplama slogan cümleleri, göze hoş gelen bir mizampaj ile derlenip “kitap” yazanlar, hiçbir şey yapmasa, bu kitapla ile kısa zamanda parsayı topluyor. Bu kitaplarda bir tâne bilimsel referans yok ama kim olduğu belirtilmeyen “birçok ünlü bilim adamı” tarafından destekleniyor. Big Bangler, Ying-Yengler, Kuantumlar havada uçuyor. “Koşulsuz şartsız özgürlük” sunuyorlar(!). Tabi ki, bu “eğitim” denen şeylerin hepsinin sonunda “yaldızlı sertifika” var. Bu sertifikalar, hiçbir işe yaramazsa çerçeveletip sosyetik arkadaşlara hava atmaya yarıyor.

Diğer bir özellik ise, belli semtlerde yoğunlaşmış olmaları. Bu tip egzotik kandırmaca merkezlerinin adresleri de, kandırılmak için para verecek ekonomik gücü olanların çalıştığı veya oturduğu yerlerde toplanmış durumda. İstanbul’da Beylikdüzü, Avcılar, Sultanbeyli gibi ilçelerde koçluk yapmaya "tenezzül etmeyen" bu “iyilik melekleri”, hayatlarını “düzeltecekleri” insanları cüzdanları düz değil ama kabarık insanlar arasından seçiyorlar. Hedef kitleleri, üst gelir grubu.

Bu gibi isimlerin bâzıları, inandırıcılıklarını arttırmak için önce, saat ya da dakika hesâbıyla ücretini verip bâzı televizyon programlarına çıkıyorlar. Kitapları veya faaliyetlerini tanıyorlar. Daha sonra, bu görüntüleri sosyal medya hesaplarından paylaşıyorlar. Canlı yayında telefon bağlantısıyla “adını vermek istemeyen seyircileri muayene(!) ve hemen teşhis(!) ederek tedâvi(!) edenler bile var. Daha inandırıcı ve otantik olmak için “şifâcı”, “el almış” olduklarını söylüyorlar.

Kullandıkları kavramlar arasında üzüntü, sıkıntı, gerginlik, başarısızlık yok. Hep imkânsız bir olumlama havası var. Hayâtta kaçınılmaz olan başarısızlıklar yok farz edilip bunlara karşı savunma ve mücâdele refleksi yâni duygusal bağışıklık sistemi yok ediliyor.

Mâneviyat yok!

Onca pembe kavramlarla tıka basa doldurulan söylemler içinde nedense mâneviyat yok. Adâlet, kul hakkı, diğergamlık, sadâkat, haram-helâl, komşuluk, vatan sevgisi gibi millî duygulara rastlarsanız şanslısınız. Varsa yoksa kişisel gelişim. Toplumsal gerçeklerden uzak, pazarlama stratejisi tatlı vaatler üzerine kurulmuş, insanların iyi niyetlerini ve mağduriyetlerini sömürmeye dayalı bir dünya kurmuşlar. “Şükretmek” kavramı yerine “coşku enerjisi”, “kutlama” gibi izâfî, bireysel anlam farklılıkları olan kavramlar kullanıyorlar.

Devlet denetimi şart

Kerâmeti ve eğitim altyapısı kendinden menkul bu koçların adı, İngilizce’deki “coach” kelimesinden devşirildiği için laikliğe bir tehdit oluşturmuyorlar. Ama “koç” yerine “mürşit”; “terapi” yerine “zikir”; “merkez” yerine “dergâh” dendiği zamanların birikimi, tecrübesi, kişiye özel oluşu çoktan unutuldu. Kişiye özel oluşun yerini, “kişisel gelişim” aldı. Tekke ve dergâhlar için Anasaya’da kanun varken, suistimâle açık bu piyasada herkesin yaptığı yanına kâr kalıyor.

Çözülmek bir yana, daha da artacak ruhsal sorunların sorumlusu kim olacak? Kimden hesap sorulacak? Hesap sorulması için Adnan Hoca veya FETÖ boyutuna çıkması mı gerekiyor?

İçişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve hatta Hazine ve Mâliye Bakanlığı şahsî veya kurumsal eğitim adı altındaki bu faaliyetleri denetlemelidir. Kesilen faturaların hangi mal ya da hizmet adına düzenlendiği teftiş edilmelidir. Uluslararası olduğu iddia sertifikaların denkliği üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerindeki yetkin akademisyenler tarafından kontrol edilmeli, yetkili kurumlardan akredite zorunluluğu getirilmelidir.

Gelişmiş Batı ülkelerinde paketlenip dünyâya sunulan bu kandırmaca, sâdece ve sâdece onu kullanan ve cebini dolduranların işine yarayacaktır. Bundan medet uman mâsum kişiler de, onca masraf ve zaman kaybından sonra bir arpa boyu yol almadıklarını görünce, dönüp bütün suçu devlete atacaktır.