KÖPRÜ

Yusuf DİNÇ 12 May 2020

Geçmiş ve gelecekle bağımızı kuran "köprülerin" hikayesini korumamız önümüzdeki dönemde daha belirleyici olacaktır.

Bizim ilk iki boğaz köprümüz İstanbul’un simgesi olmuş yapıtlardır. Bunların ortak bir özelliği bulunur. Geçişleri tek yönlü ücretlidir. Ücret yönü ise benim için her zaman derin bir anlam ifade etmiştir. Çünkü bu köprülerden ücret talebi sadece Anadolu yakasına geçişle ilgilidir. Bir nevi Anadolu’ya hatta oradan ta Hicaz’a bedel ödenmeden geçilemeyeceği fikriyle kendimi bu köprülerin geçişlerinde ücret ödemek düşüncesine alıştırmışımdır. Bir nevi asırlarca Haçlı akınlarını kesen bu medeniyet mesajını köprüleriyle de temsil etmektedir benim için. Bilakis 15 Temmuz ile birinci köprünün yeniden anlam kazanması bende bu duyguyu da güçlendirmiştir.

Ya üçüncü köprü? Sanki bu anlayışı yıkan bir karakterdedir. Hatta bu açıdan bakınca adeta bir antitezi temsil etmektedir. Tutarlar falan değil mesele. Fakat iki yönde de ücret alınması sanki yabancıdır biraz bize. Bu derece anlam yüklemenin doğru olmadığı veya bunu tartışmanın büyüyü bozacağı da söylenebilir. Gene de kendimce böyle anlamlar yüklüyor olmak gibi bir hak görüyor olmanın en azından zararsız olduğu kanaatindeyim. Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile ilgili böyle bir düzenleme yapılmasına en önde sevineceğim bu köprüyü gerçekten kullanmak zorunda olanlara rağmen muhakkaktır. Çanakkale boğaz geçiş köprüsünün zira bu yaklaşımla işletilmesi mesela fevkaladenin fevkinde olur gibi hissediyorum.

Geçmiş ve gelecekle bağımızı kuran “köprülerin” hikayesini korumamız önümüzdeki dönemde daha belirleyici olacaktır. Sahip olduğumuz vizyonun en önemli bileşeni şerefli mazimizdir. Birçok toplum mazisinden büyük bir vizyonu işleyecek karine bulamazken bizim gözümüzü kapar halimiz düşündürücüdür. Keza maziyle bugünümüzü birleştiren şahsiyetlerin de güçlendirilmesi gerekir. Sanattan ilme kadar çok geniş çerçevede geçmişin güçlü kodları etrafında pergel gibi zemin oluşturup bugünün meselelerine çözüm getiren insanlarımız var. Bunları tanımak ve takdir edebilmek bir bahtiyarlıktır. Beni en çok mesut edenlerden bir grup ise esnaflık kültürünü yaşatan iş çevremizdir. Dualarla açılan çarşılar mesela; Kapalı Çarşı, Selimiye Arastası, Koza Han, Uzun Çarşı ve birçok başkası…

Ahi geleneğine yaslanan bir iş kültürünün kapitalizmin krizleri etrafında bir felakete uğrayabileceğini düşünmek herhalde zorlama olur. Kriz yönetiminin bir bileşeni olarak Ahi geleneğinin ihyasının artık ciddi biçimde düşünülmesi gerekir. Zira karşılaştığımız krizler kapitalizmin krizleridir ve kapitalizmin kurumlarını veya kapitalist anlayışla işletilen kurumları etkiler. Kapitalist olmayan bir kurum kültürü geliştirmemiz durumunda ise dayanıklılığımız artacağı muhakkaktır. Üstelik kriz karşısında hem ucuz hem tecrübeyle garantili bir çözüm önerilmiş olur.

Bizim iş kültürümüzün kapitalistleri ayıklaması gerektiği yerde, kapitalizmin esnaf geleneğini kemirip ayıkladığı bu gidişi tersine çevirmeliyiz. İsviçre’ye yaptığım bir gezide alınan perakende hizmet veya ürünler için işyeri idarecilerinin mutlak bir güvenle sadece fatura gönderip 40 gün içinde alıcının ödemesini beklediği bir gelenekleri olduğunu ve buna modernizm karşısında sahip çıkmaya çalıştıklarını öğrenmek beni şaşırtmamıştı. Organize sanayilerimizi, ticarete ayrılmış sitelerimizi, hanlarımızı hatta duaya değer faaliyetlerin gerçekleştirildiği plazalarımızı, belki AVM’leri (tam da kovid tedbirleri gevşerken) dahi her hafta dualarla açarak Anadolu’ya refahı ve bereketi getiren tecrübemizi yeniden ortaya çıkarmak için işe başlamayı düşünebiliriz.