Üsküdar 320x100


KUSURSUZLUK ARAYIŞI ÜZERİNE

ERAY YAĞANAK 11 Oca 2021

Nefes aldığımız, ardımızda bıraktığımız her an dünyada olup bitene bakıyor ve şaşırıyoruz.

Şaşkınlığımızı bilme ve anlama merakına dönüştürememiş varlıklar olarak kusursuzluk arayışına giriyoruz. Aradığımızı bulamayınca da şaşırıyoruz. Şaşkın varlıklarız velhasıl.

Nefes aldığımız, ardımızda bıraktığımız her an dünyada olup bitene bakıyor ve şaşırıyoruz. Şaşırmak insana özgü. Şaşırtmak da. Ben de her gün şaşırıyorum, şaşırtılıyorum. Şaşkın varlıklarız velhasıl. Ancak beni asıl şaşırtan şey neden bu kadar şaşıran ve şaşkın bir varlığa dönüştüğümüz. Bizi şaşırtanın ne olduğu konusunda düşünsel bir çelişki yaşadığımızı düşünüyor ve bu çelişkinin kaynağını da bilme ve anlama merakına dayanmayan zaman üstü bir kusursuzluk arayışına bağlıyorum.

Kusursuz olarak adlandırdığımız şeylerin neler olduğu konusunda düşündünüz mü hiç? Mutlaka düşünmüşsünüzdür. Şunu fark ettiniz mi peki? Kusursuz olduğunu düşündüğümüz şeylere bu dünyada yer vermiyoruz. Bakışımızın değdiği her nesnede, bedenimizin her deviniminde bir kusur görüyoruz. Bu dünyanın dışında, bu dünyada varolan her şeyin iyi olmasını sağlayan mutlak bir “iyi” ve mutlak bir “güzel” peşinde koşuyoruz. Kusurlu varlıklar olarak kusursuz olanı arıyoruz. Aramakla da kalmıyoruz. Zihnin bu dünya içinde ulaşamayacağı bu mutlak iyi ve güzel aracılığıyla başkalarının davranışlarını ‘iyi’nin ve ‘kötü’nün terazisine vurma gibi başka bir kusura daha neden oluyoruz. Kusursuzluk ve kusur arasında iyi ve kötü, güzel ve çirkin arasında olduğu türden bir bağ kuruyoruz. Kusursuz olanı iyiye ve güzele, kusurlu olanı kötüye ve çirkine bağlıyoruz. Bağlı, bağımlı ve bağcıklı varlıklarız.

İçinde olduğumuz, biz olurken bizimle birlikte olan bu dünyanın kötü olduğuna dair inancımızı etik kavrayışımızın temeline, dünyada doğal olarak ve bizim aracılığımızla varolan şeylerin kusurlu olduğuna dair inancımızı da estetik kavrayışımızın temeline koyuyoruz. Kendimize, etrafımızdaki şeylere, ürettiklerimize, davranışlarımıza bakarak kusursuz bir etik ve estetik temel inşa etmeye çalışıyoruz. Siyaseti ve ekonomiyi de bu temelin bir parçası yapmak için çırpınıp duruyoruz. Çırpınıp durdukça kusur buluyor, kusur buldukça temellere yöneliyor, bir türlü kendimize bakmayı akıl edemiyoruz. Kusuru temeli atanda değil, temelin kendisinde arıyoruz. Bulamayınca da şaşırıyoruz; şaşkınlığımızı şanssızlığımıza bağlıyoruz. Kusursuzluk, şaşkınlık ve şanssızlık arasında bir ilişki var o halde. Şans bize vurmadığında şaşırıyor, şaşırdıkça kusur arıyor, kusur buldukça kusursuzluk peşinde koşuyoruz. Nafile!

Şaşkınlığımızı bilme ve anlama merakına dönüştürememiş varlıklar olarak kusursuzluk arayışına giriyoruz. Aradığımızı bulamayınca da şaşırıyoruz. İlk çağ filozofları da bakışlarını yönelttikleri doğanın kendi içindeki muazzam işleyişine bakıyor, şaşırıyorlardı. Ancak onlar şaşırmakla kalmadı; şaşkınlıklarını anlama merakına dönüştürdüler. Açıklamaları bize bugün safça gelen, evrenin ana maddesinin su olduğunu söyleyen Thales ile yer çekiminin varlığını keşfeden Newton arasında şaşkınlıklarının ortaya çıkardığı sonuç bakımından bir fark yok halbuki. Onlar, kendilerine dışsal olanın kendi üzerlerindeki etkisine bakıp şaşırdılar. Doğanın kendi içindeki kusursuz işleyişini anlamaya çalışırken kusurun doğada değil, kendilerinde olduğunun farkındaydılar. Bu nedenle, uzaya ilk adımı attıklarında şaşırıp kaldık. Onlar bilmek ve anlamak için şaşırdılar. Biz onların neden bu kadar şaşırdıklarına şaşırdık. Onlar şaşırdıkça biz şaşkın şaşkın kusur bulduk. Bilme ve anlamada değil ancak kusur arama ve bulma çabasında kusursuz bir noktaya ulaştık.

Hulâsa!

Etik ve Estetik olanı davranışlarımıza eşlik eden zamanın parçası haline getirmek zorundayız. Aşık Mahzuni Şerif “can gider, zaman kalır” derken haksız değildi. Aşık Veysel de haksız değildi “güzelliğin on par’ etmez, bu bendeki aşk olmasa” derken. İyi ve güzeli zaman üstü bir varlık kategorisine, kötüyü ve çirkini de bu dünyanın içine yerleştirmekten vazgeçelim. İnsan, iyisiyle kötüsüyle, bu dünya içinde yaşadıklarının ve yaptıklarının toplamıdır. Birbiri ardına eklediğimiz yaşam örüntülerimizin bir parçasını çekip aldığımızda eksiliriz. Kendimizi eksilterek kusursuzluğa erişemeyeceğimiz çok açık. Mutlak bir iyi erişilebilir olmadığı gibi mutlak bir güzel de erişilebilir değildir. Mutlak iyi ulaşılabilir olsaydı yeryüzünü cehenneme çevirmezdik. Mutlak bir güzel olsaydı estetik kavrayışımız Michelangelo’nun Pietà’sından Duchamp’ın Pisuar’ına evrilmezdi.