KUTUPLAŞMA VE MİTOMANYA (SİYASAL ANTROPOLOJİ NOTLARI-9)

Dr. Can CEYLAN 21 Haz 2019

Bakış açılarını değiştirme, başka açıdan bakma cesâreti gösteremeyenler, başkalarının bakış açılarını değiştirmesi engellemek için her türlü numarayı da çevirirler.

Mitomanya, kendi uydurduğu yalana inanma hastalığı olarak târif edilir. Bu hastalık da, kutuplaşmanın olumsuz taraflarının belki de en tehlikeli örneğidir. “Sen-ben” kavgasına dönüşmediği sürece kutuplaşmanın sosyal bir gereklilik olduğunu düşünsem de, söz konusu mitomanya gibi hastalıklı bir tavır olunca işin rengi değişir.

Mitomanya, uydurulmuş veya kendi uydurduğu bir yalana inanmak olsa da, daha tehlikelisi ve daha ileri seviyesi, inandığı şeye göre yalan uydurarak sırayı takdim-tehir etmektir. Yâni inandığı şeyi ifâde edecek malzeme bulamayan kişi, oturup kendi yalanını uydurur. Tıpkı İslâmiyet öncesinde Arap müşriklerin inandıkları tanrılarını kendi elleriyle yapmaları gibi.

Kelebek filmi

Aynı isimli romandan uyarlanarak çekilen, yönetmenliğini Franklin Schaffner’ın yaptığı ve başrollerini Dustin Hoffman ile Steve McQueen’in oynadığı Kelebek isimli filmi seyretmenizi tavsiye ederim. Bu filmde bir hapishâne adasında cezâlarını çeken iki mahkumdan birini Dustin Hoffman canlandırır. Bu mahkum, kalpazanlık suçuyla hüküm giymiştir. Çok kalın camlı gözlükleri vardır. Bir gün gözlüğünün camlarından biri kırılır. Mahkum, camı yenileyemeyeceği yâni yeni cam bulamayacağı için mevcut gözlük çerçevesinin şeklini kırılan camın şekline göre ayarlar. Kırılmamış olan diğer camı da aynı şekilde kırarak, her iki camı da yeni şekillendiği gözlük çerçevesine takıp kullanır.

Mitomanya hastalığı da böyle bir şeydir. Aslında gözlük çerçevesine göre yeni cam alınması gerekirken, çerçevesini (yâni imâjını ve bakış açısını) değiştiremeyenler, kırılan camlara göre gözlük çerçevelerini yeniden şekillendirirler. Bakış açılarını değiştirme, başka açıdan bakma cesâreti gösteremeyenler, başkalarının bakış açılarını değiştirmesi engellemek için her türlü numarayı da çevirirler. Bakış açılarına uygun malzeme yoksa, uydururlar. Yalan söylemediklerinin farkına varamayacak kadar rasyonelliğe batmış durumdadırlar. Durumları anlatmak için “at gözlüğü” ve “kafasını kuma gömen tavus kuşu” örnekleri bile az gelir.

Ortalık mahşer yeri

Kıyâmet kopup tüm ölmüşler yeniden ayaklandığında herkesin gerçek yüzünün ortaya çıkacağına inanırız. Kimse kimseden bir şey saklayamaz. Son zamanlarda yaşadıklarımız âdeta mahşer yeri gibidir. Herkesin eteğindekiler döküldü. Herkesin rengi, kumaşı, dokuması ortaya çıktı. Hatta sır zannedilen şeyler bile, pazar malı gibi etrâfa saçıldı. Eskiden daha seyrek olduğu için, bu gibi şeyler bu kadar etkili olmuyor, zamanla unutulup gidiyordu. Ama kısa dönemde yaşanan yoğunluk, olanları âdeta zihinlere kazıdı. 

Bâzıları bundan rahatsızlık duyup bu durumu “kutuplaşma” olarak nitelendiriyor. Oysa ben bir sosyal bilimci olarak, bulduğum gözlem imkânında oldukça memnunum. Belki kırk-elli yılda bir denk gelecek şartları eş zamanlı olarak yaşıyoruz. Bir uzay bilinci, iki yüz-üç yüz yılda bir gelen kuyruklu yıldızı teleskopla gözlemlerken ne kadar heyecan duyarsa, bir sosyal antropolog olarak ben de benzer bir heyecan içindeyim.

Nasıl olmayayım ki, kitaplarda, arşivlerde okumaya gerek kakmıyor. Her şey canlı canlı gerçekleşiyor. Sosyal medya, radyo, televizyon ve gazeteler, sanki biz sosyal bilimcilere bilgi yetiştirmek için âdeta yarışıyorlar. Ne güzel ki, bunların hepsi basılı ya da sanal olarak kalıcı hâle geliyor. Kimsenin “olmadı”, “söylemedim” deme şansı yok. Gözler görüyor, kulaklar işitiyor. Amel defteri canlı yayınlarda yazılıyor.

Devir “şahitlik” devri

Belki yüz yıl sonraki sosyal bilimciler, bize gıpta edecek ve bu günleri yaşamış olmak isteyecekler. Bizim şimdi İstanbul’un fethi ya da İzmir’in kurtuluşunu okuduğumuz ve dinlediğimiz gibi, onlar bu günleri belgelerden okuyacaklar. Bu anlamda bir “târih” yaşıyoruz. Şâhit olduğumuz şeylerin, maddî olarak satın alınamayacak kadar yüksek değerleri var. Toplumsal hâfıza bunları kaydediyor. Atılan yalanlar, bu yalanları atanlar, tutulmayacağı bilenen ama kulağa hoş gelen bol keseden verilen vaatler, yalanı ortaya çıkınca kızarmayan köseleden kalın suratlar hep gözlerimizin önünde.

Bu yaşananlara somut örnek vererek kimsenin algı ve gözlem dünyâsını daraltmak istemem. Ama şunu da belirtmekte yarar var. Bu ülkenin başbakanı ve iki bakanı asılırken ses çıkarmayanların pişmanlıkları o kadar büyük oldu ki, o zaman gizlendikleri perdelerin arkası bu büyüklük için yeterli olmamıştı.

Bugün yalan söyleyenler ve atılan yalanlara inanan mitomanyaklar, kısa süre sonra hissedecekleri pişmanlık ve suçluluk duygusunu acaba nasıl hafifletecekler? Atacakları yalana göre malzeme üretenler, akıllarını böyle hor ve müsrif kullanmalarının hesâbını öncelikle kendilerine veremeyip susacaklar. “Keşke şimdi değil o zaman sussaydık” diyecekler.