Fon24_Sag


LİYAKAT VE MERİTOKRASİ

Tuğrul GÜNAY 02 Haz 2018

Dedem Korkut boy boyladı, soy soyladı. Görelim Boğaç Han'a ne söyledi:

Kara dağların yıkılmasın,

Gölgelice kaba ağacın kesilmesin,

Durmadan akan suyun eksilmesin,

Koşarken ak boz atın sürçmesin,

Savaşırken mızrağın parçalanmasın,

Ak saçlı ananın, ak sakallı babanın

Yeri cennet olsun,

Kadir Mevla seni namerde muhtaç etmesin!

Hânım hey!

                                                   Dedem Korkut

İlkokul yıllarında okuduğumuz Türkçe kitabındaki hatırımda kalan bir çok hikayeden biri de Boğaç Han’ın hikayesidir. Kadim Türk töresinde isim verilmez, alınırdı. Dirse Han’ın biricik oğlu da bir boğayı tek yumurukta devirip ismini haketmişti. O artık Boğaç Handı.

Nisa Suresi 58. Ayet muhkemdir: “Allah, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaleti yerine getirmenizi emreder. Bu Allah’ın güzel bir öğüdüdür. Şüphesiz Allah herşeyi işiten ve görendir.”

Gerek kadim töremiz ve hikayelerimiz, gerekse de kutsal kitabımızın kafamıza vura vura anlatmaya çalıştığı şeydir, liyakat. Liyakat, hakkın teslimidir. Liyakat, nesillerin geleceğidir. Bundan dolayıdır ki, Roma fatihi Sultan Mehmet Han’ın temellerini attığı Enderun sistemi sağlıklı işlediği zaman bir devlet imparatorluğa dönüşür. Ne zaman ki, hak hukuk terk edilir, makamlar mevkiler “bizden olana” verilmeye, ya da parayla satılmaya başlanır. Sonuç ortadadır. Elde kalan vatan, ziyafette bir lokmadır.

Hiç değilse elde kalan inkişaf ettirmiş olsaydık desek, rahmetli Ali Haydar Karahacıoğlu’nun o dizeleri akla gelir.

Değişmez bir kuraldır bu yaranlar iş başında
Dudağı eteğe varanlar iş başında
Yeteneğe ne hacet, yeter ki torpil olsun
Senelerce sınıfta kalanlar iş başında 

Literatüre 1958 yılında İngiliz sosyolog Michael Young tarafından ‘’meritokrasi’’ adıyla geçen ve yönetime gelmesi gerekenlerin konularına hakim ve yetkin insanlar olması gerektiğini öğütleyen kavramın uygulamaları yalnız bizim kültür dairemize ait olmakla kalmaz. Konfiçyus bundan 2600 sene önce yöneticilerin soy bağıyla gelenlerden değil, yetkinlerden oluşması gerektiğini öğütler. Antik Yunan’da Plato ve Aristo meritokrasiyi destekler. O kadar ki Plato’ya göre devletin başına geçmesi gerekenler yalnız ve yalnız filozof krallar olmalıdır. İngiliz filozof John Stuart Mill meritokrasiyi sadece yöneticilerle kısıtlamaz. Bir adım daha ileriye gider. Ona göre toplumun çoğunluğunu cahiller oluşturur. Cahiller kolay yönlendirilebilir kitlelerdir. O yüzden cahillerin oyları bir oy sayılıyorsa, eğitimli ve yetkin insanların oyları birden fazla oy olarak hesaplanmalıdır.

Sinir bilimi ve beyin üzerine yapılan çalışmalar ve katedilen bilimsel gelişmeler bugün bize sadece insanların bilgisini ölçmenin ötesinde, yetkinliklerini, ilgi alanlarını ve muhtemel kabiliyet alanlarını ölçme imkanı vermektedir. Bugün gelişmiş bir çok Batı ve Uzak Asya ülkesi liyakatı yalnız bilgi ile ölçmüyor. Kişileri birey olarak ele alarak sadece topluma en fazla katkıyı sağlayacakları alanlara yönlendirmekle kalmayıp toplum faydasını maksimize ederek, hem bu kişilerin kendi yetkin ve layık oldukları alanlarda çalışmasını temin ediyor hem de bireysel mutluluğun da önünü açıyor.

Layık olmayanların sadece biat ettikleri için makam ve mevkii sahibi olmaları toplumun zararı ve kul hakkına tecavüzün ötesinde, varoluşunu ancak bu makamlarla tanımlamak zorunda kalan insanlar için de elem vericidir. Bu kişiler, yönetici olarak toplumun ali menfaatlerine verebilecekleri emeği ve zamanı kendi varoluş sebeblerinin üstünde tuttukları makamları ve mevkileri elde tutmak için çeşitli manevralara verirler. Ne kadar harap edici ve yorucu bir hayat!

Ahlakın da, vicdanın da, dinin de, törenin de, bilimin de yolu birdir. Millet bir bütündür, seni beni yok, bizdir. Senden, benden olan bize zarar verir. Bizlik bilinci ile bulunduğu konuma layık olan, bizi geliştirir, ilerletir.