Kurban_bayrm


LÛGAT, BİR İSİM VER BİZE HÂLİMİZDEN

Dr. Can CEYLAN 12 Nis 2020

Bu rollerimiz üzerinden geleceğe dâir birçok plân ve projemiz vardı. Bu kimlikler ve roller hâlâ var, ama 2020 yılının ilk günlerinde peyda olup, tâkip eden ay içinde yayılan bir salgın herşeyi bir tarafa bırakmamıza sebep oldu.

Üstad Necip Fâzıl’ın “Çile” başlıklı şiirini ezberleyeli uzun yıllar oldu. Kimi zaman bir dizesi, kimi zaman bir beyiti, kimi zaman da bir veya birkaç dörtlüğü aklıma gelir; ya mırıldanırım ya da seslendiririm.

Necip Fâzıl bu şiiri belki, kendi iç dünyâsını, kendi ruh hâllerini anlatmak, kaleme alarak içini rahatlatmak için yazmıştır. Onun gibi bir söz ve dil ustasının kendi psikolojisiyle ilgili böyle tespitler yapması, muhtemelen benzer durumda olan birçok kişinin hislerine de tercüman olmuştur.

Kendi içinde dört bölüm ve yirmi sekiz dörtlükten oluşan bu şiirin şu anda içinde bulunduğumuz ulusal ve küresel durum gibi sosyal bir durumu anlamak ve anlatmak gibi bir işlevi olabileceği hiç aklıma gelmemişti.

Burada Çile şiirinin tamâmını aktarmayacağım. Dileyenler şiirin içinde bulunduğu ve aynı adı taşıyan kitaptan veya internetteki şiir sitelerinden şiirin tamâmını okuyabilir. Şiirin bu yazının ana temasının ilham kaynağı olan onsekizinci dörtlüğü şöyledir:

Lûgat, bir isim ver bana hâlimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar söyleyin bana, ben kimim?

İnsanlık olarak böyle bir sosyal tespit ve teshiş ihtiyâcı içinde değil miyiz! Daha üç beş ay öncesine kadar hepimiz kendimize birçok rol biçmiş ve bu rollere isimler vermiştik. Ana-babaydık, abi-abla kardeştik, karı-kocaydık, torunduk, yeğendik, kuzendik, gelin-kaynanaydık, enişte-kayınçoyduk, hısım-akrabaydık, arkadaştık, hocaydık, avukattık, doktorduk, mühendistik, esnaftık, sanatkârdık, müzisyendik, sporcuyduk, genel müdürdük, memurduk, ressamdık, heykeltraştık, çöpçüydük, çiftçiydik, çobandık. Kısacası bir kimliğimiz vardı. “Kimsin?” diye sorulduğunda, sosyal hayattaki rolümüzü anlatacağımız birçok rolümüz üzerinden cevap veriyorduk.

Bu rollerimiz üzerinden geleceğe dâir birçok plân ve projemiz vardı. Bu kimlikler ve roller hâlâ var, ama 2020 yılının ilk günlerinde peyda olup, tâkip eden ay içinde yayılan bir salgın herşeyi bir tarafa bırakmamıza sebep oldu.

Necip Fâzıl’dan ilhamla söylersek ‘Ve uçtu tepemizden birdenbire dam; Gök devrildi, künde üstüne künde…’. İnsanlığın liderlerini yaptıklarını iddia edenler, kendi kurdukları oyunun kündesine gelmiş oldu âdeta.

Üstad, 1939 târihli şiirinde âdeta bu günlerdeki durumu anlatmış:

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Kendini kaybetmeyip duruma hâkim olmaya çalışan birkaç yetkili makam hâricindeki bizler için doğru ve yalan, gerçek ve rüyâ, akıllılık ve sarhoşluk birbirine karıştı. Her kafadan sesler çıkmaya başladı. Bu sesler hiç ilgisiz yerlerden yankı bulur hâle geldi. Her soruya cevâbı olanlar köşeleri tutmaya çalışırken, aklı başında olanların ikazı karşılık buldu ve işin erbâbı olanlar konuşmaya başladı. Ama yine de mevcut durumdaki gerginliği teskin etmekten ileri gidecek bir şey gelmedi ve gelmiyor ellerinden.

İnsanoğlu, tabiata hâkim olduğunu ve doğaya hükmettiğini ciddi ciddi kendine inandırmıştı. Dünyâdaki doğa düzeniyle yetinmeyip Mars’taki şartları değiştirmeyi ve alternatif gezegen oluşturmayı düşünürken, birden ‘ok çekti yukardan, üstümüze avcı’. Bu ok, ‘bir anda kül etti can elmasımızı. Sanki burnumuz, değdi burnuma (yok)un. Kustu dünya öz ağzından kafatasını’.

Modern ve medenî(!) dünya, bir kez daha aklının içindekini ve esas niyetini ortaya döktü. Ekonomik birlikler, parası verilip satın alınan maskelere ve tıbbî malzemelere el koyan aç gözlü ve haydut komşu devletler yüzünden ağır yaralar alıp çatladı. “Hem geçmiş zamânın, hem geleceğin çetin bilmecesi”nin ipuçları bir daha gözler önüne serildi.

Haydut ve sömürgen dünya, kendi yarattığı sistemi kendi elleriyle çıkmaza soktu. Kendini sokan bir akrepten farkı olmadığı bir daha gördük. Sâdece tabiatın değil, tüm insanlığın hâkimi ve öncüsü olduğu iddiasının altından kalkamayacağını gösterdi. Kurulu dünya düzeni için “nizam köpürüyor”. Kurulu küresel düzen için “med vakti deniz” ve ‘su ta çenede’. Batmak üzere olan sistemin son ve çâresiz çırpınırlarını seyrediyoruz.

Kanlı şafaktaki yepyeni dünya…

Bir devir kapılarını gıcırtarak kapatırken, başka bir devrin ayak sesleri de duyulmuyor değil. Bütün bu sıkıntıları bir doğum sancısı olarak anlayan ve “Arş’a gebe” olduğunu iddiasının küllerini savuran bir akıl var. Kurulu düzeni boğmaya başlayan su, bu akla “gizli bir yol” ve “pırıltılı bir iz” gösteriyor. Ona aynı suyun aynı zamanda “ezel fikri, ebed duygusu”nu da barındırdığını hatırlatıyor. Bu aklın taşıyıcısı olan “toz kanatlı kelebek”, ‘minicik gövdesine yüklü Kafdağı’na tâlip olduğunu göstermeye başladı.

Kendisindeki “gizli düğüm”ü çözmek için döktüğü “ölüm terleri”, bundan sonraki dünyânın “teselli pınarı” olmaya da adaydır. Bu adaylık, “gölge varlık” ışığın yönü değiştikçe ortadan kaybolurken, “gökte Samanyolu”na ve “dipsizlik gölündeki inceler”e tâlip olması gerektiğini de anlayacaktır.

Bir tarafın kurduğu sistemdeki kimlikler anlamlarını yitirip evlere kapanan insanlara derman olamazken,  diğer taraftaki akıl, kendini ve özünü anladıkça ‘içindeki iniş ve çıkışların’, aradığı cevher olduğunu da görecektir.

Bu cevher, yeni dünyâyı kuracak olan aklın, aynalara sormadan, kendi kendine kim olduğunu bulmasını sağlayacaktır. Elbette her cevher gibi, bu cevher de ortalık yerde duran ve açılmayı bekleyen hazır gıda paketi değildir.

Bu aklın eyleme geçip, düşünmeye başlaması gerekmektedir. Düşünmek de, bireyin ve kültürün kendi içine düşmesiyle mümkün olacaktır. Yeni dünyânın ihtiyaç duyduğu kimlik ve “ben kimim” sorusunun cevâbı, kendi içine düşen ve düşünenler, insanlığın karşısına geçip “zaman bendedir ve mekân bana emânettir” diyebildiklerinde kendiliğinden ortaya çıkacaktır.