MADRİD ZİRVESİNİN ARDINDAN

NATO Stratejik Kavram belgesinin de yenilendiği Madrid Zirvesini geride bıraktık.

NATO Stratejik Kavram belgesinin de yenilendiği Madrid Zirvesini geride bıraktık. Önemli bir zirve olduğu için hem sonuç belgesi niteliğinde de olan Stratejik Kavramı hem de NATO Zirve sürecinde iki Kuzey Avrupa ülkesinin İttifak’a katılmasıyla ilgili Türkiye’nin blokajını aşmak için ortaya çıkan süreci, bu arada Dörtlü Zirve ve Üçlü Mutabakat Muhtırasını daha uzun süre konuşacağız, bu belgelerin önemlerini tam kavramamız belli bir süre alacak.

Yeni Stratejik Kavram

Stratejik Kavram, NATO’nun gelecek 10 yılına şekil verecek bir belge. Aslında 2010’daki kavramın ortaya çıkış sürecini hatırlayanlar bu sefer Madrid’de belgenin son haline gelmesinden çok önce 2022 belgesinin ana hatlarının sahada çizildiğini söyleyecektir. NATO, bundan önceki kavram belgelerinde büyük güç mücadelesinin görünür olmadığı bir dünyada kendine bir yer arıyordu. Bu da NATO’nun dönüşümünü ve alan dışına çıkışını beraberinde getirdi. 2014’e kadar ortak savunma ve caydırıcılık elbette NATO misyonlarının ayrılmaz parçasıydı ama NATO- kriz yönetimi odaklı- kolektif güvenlik ve NATO dışında kalan ortaklarla angajmana dayalı işbirlikçi güvenlik vurgusunu da yapmaktan geri durmuyordu. Üstelik Rusya 1997’den beri Rusya-NATO Konseyi çerçevesinde özel diyalog kurulan bir ortak olduğundan NATO’nun bölgesel bir örgütten küresel bir örgüte döndüğü yorumları yapılıyor, adeta BM Güvenlik Konseyi’nin görevlerinde NATO’nun inisiyatif alacağı bir gelecekten bahsediliyordu. 2022 Belgesinin aynı parametrelere sahip olmadığı açık.

Gerçi, NATO liderleri ortak savunma ve caydırıcılık yanında kriz yönetimi ve işbirlikçi güvenlikten bahsetmeye devam ediyorlar ama hem ortak savunma ve caydırıcılığın önemi ve bu misyona ayrılan kaynaklar kuvvetlendirilmiş görünüyor hem de işbirlikçi güvenlik -ki buna kriz yönetimi süreçlerini de ekleyebiliriz- Rusya, Çin’den ziyade NATO tarafından birlikte çalışılabilir olarak görülen ortaklara kaymış durumda. Stratejik Kavramın 45. Maddesinde Batı Balkanlar’dan Sahel’e, Ortadoğu’dan Hint Pasifik’e tehditler ve riskler karşısında beraber çalışılacak ortakların kapasite inşasına katkıda bulunulacağı söyleniliyor. Ortaklar ismen zikredilmese de NATO Zirvesine Hint-Pasifik dünyasından ülkelerin davet edilmesi hem ABD’nin Asya’da Çin’i sınırlayacak eski ittifakları güçlendiren yeni bir ittifaklar ağı oluşturma isteğine, hem de 2022 Stratejik Kavramın Çin’i Avrupa-Atlantik alanı için bir meydan okuyucu, zorlayıcı aktör olarak gören ruhuna uygun. NATO müttefikleri Rusya ve ÇHC’ni aynı kefeye koymaktan imtina etseler de Beijing’in politikalarına karşı Trans-Atlantik dünyanın gerekli tedbirleri alacağını, Moskova ve Beijing arasında oydaşmanın olmaması için Batılı aktörlerin daha çok çalışacağını belirtmekten geri durmamışlar.

İşbirlikçi güvenlikte AB vurgusu

Bu genel, ortaklıklar konusunda hafif muğlak çerçevenin dışında NATO için öncelikli ortak bu belgede AB olarak ortaya çıkıyor. Elbette AB’nin Stratejik Pusulasında yazılanları hatırlayanlar Trans-Atlantik alanın dışında da AB-NATO koordinasyonunu bekleyebilirler ama AB ve AB savunma kapasitelerinin güçlenmesinin NATO’ya katkısından bahsedilmesi bize başka bir vurgu yapılmak istendiğini düşündürüyor. Trans-Atlantik alan ortak savunma ve caydırıcılığın alanı olarak hem NATO Müdahale kuvvetinin sayısının artmasıyla (3 aşamada hazır olacak 500.000 kişilik bir kuvvetten bahsediyoruz) hem de Avrupa’daki Amerikan konvansiyonel askeri varlığının güçlenmesiyle AB stratejik otonomisinin sağlayabileceği güvencelerin çok ötesine taşınıyor. 2022 Stratejik Kavramında Rusya- konvansiyonel ve nükleer kapasiteleriyle- Avrupa-Atlantik alanı için en önemli doğrudan tehdit olarak tanımlandığına göre AB üyelerinin bugün uyguladıkları Ukrayna ve Rusya politikası dahilinde Rusya ile NATO parametrelerinden farklı bir diyalog oluşturmaları için çok fazla bir şansları kalmamış gözüküyor. Zaten bu nedenle Türkiye, NATO caydırıcılığının güçlenmesi ve dengeli dış politika vurgusunu aynı anda yapabilirken AB ülkeleri, Fransa, Almanya, İtalya gibi Doğu Kanadının uzağında ülkeler dahi Rusya ile ilişkiler açısından ayrı bir varoluş hattının oluşmasından çok uzakta olduklarını biliyorlar. Kuzey Avrupa’nın ve AB’nin tarafsız ülkeleri NATO üyelik süreci için başvururken AB, stratejik otonomi hayallerini özellikle kanatlarda ve Balkanlar, Güneydoğu Avrupa, Ege gibi bağlantı alanlarında ehlileştirmek ve NATO ile uyumlu hale getirmek zorunda. Bu nedenle PESCO’ya Türkiye’nin de çeşitli katkılar sağlayabileceğiyle ilgili eski Batı Avrupa Birliği/BAB’ı hatırlatan bazı senaryolar dillendirilmeye başlandı bile. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden (GKRY) bu konuda serzenişler gelse de bazı yorumcular KKTC lideri Ersin Tatar’ın iki devlet ve eşit egemenliğe dayalı GKRY’e yönelik yeni ve kapsamlı bir işbirliği çağrısının Güney Lefkoşa ve BM’ye iletilmesinin zamanlamasının hiç de şaşırtıcı olmadığına dikkat çekmişler. Benzer şekilde ABD’den Beyaz Saray ve Savunma Bakanlığından- hatta Kongre’nin çeşitli üyelerinden gelen- Türkiye’ye F-16 satışı ile ilgili sıcak mesajların zamanlaması da tesadüf değil. Avrupa-Atlantik alanının güvenlik bütünlüğünün kurulması, korunması ve müttefikler arası farklılıklara rağmen muhtemelen teminatlar, yeni yapılanmalar, müzakereler ve güven inşa edici önlemler üzerinden işler hale getirilmesi bugünden başlayarak gelecekte NATO İttifak politikalarının en önemli işlevi olacak.

Üçlü Mutabakat

Madrid Zirvesi bu açıdan bir sınama ile başladı. Kuzey Avrupa’nın iki tarafsız ülkesinin, İsveç ve Finlandiya, NATO’ya katılma istekleri Türkiye’nin blokajı ile karşılaştığından Zirve öncesi resmi olarak üyelik eylem planı süreci başlatılamamıştı. Türkiye’nin itirazının iki ayağı olduğunu bundan önceki yazılarımızda da belirtmiştik. Öncelikle Türkiye bu iki ülkenin Ankara ile müzakere süreci içerisinde kendi stratejik kültür dönüşümlerini gerçekleştirecek olma teminatını vermesini bekledi. Elbette Türkiye’nin talepleri terörle mücadele üzerinden geldiğinden verilen taahhütlerin terörle mücadeleye nasıl bir katkı sağlayıp sağlamayacağı sorgulanıp duruyor. Kuzey Avrupa ülkelerinin çok farklı bir stratejik kültürden gelmeleri, 1970’lerden itibaren PKK üzerinden bölgede var olmaya çalışmaları ve müttefiklere duyulan genel güvensizlik bu konuda şüpheci seslerin çıkmasına neden oluyor. Ancak ben mutabakatın çok dar çerçevede okunmaması gerektiğini düşünenlerdenim. İsveç ve Finlandiya bu belgeyi imzaladıkları andan itibaren siyasi kurumları, yasal süreçlerini ve kamuoylarını bir müttefikin (bugün için Türkiye) istediği teminatlar için hazırlama taahhüdünde bulundular. Kolay bir iş değil, muhtemelen siyasi olarak iki hükümeti de zorlu bir süreç bekleyecek. Dahası her iki hükümet de bunun bilincinde olarak mutabakatı imzalamak mecburiyetinde kaldı zira NATO’nun açık kapı politikası NATO’nun güvenliğinin bölünmezliğine ve caydırıcılığına zarar veremez. Cumhurbaşkanımızın mutabakatın uygulanmasını Türkiye’nin takip edeceği ve iki ülkenin katılım protokollerinin ancak taahhütlerin yerine gelmesiyle onaylanacağı uyarısı bu açıdan hem Ankara’nın kazanımlarının peşinde olduğunu göstermektedir, hem de NATO ittifak politikasının bir parçası haline gelen Dörtlü Zirve ve Üçlü Müzakerelerin ruhu ile uyumludur.

Kazanımlar

Türkiye’nin taleplerinin ikinci ayağı Ankara’nın doğrudan hissettiği güvenlik endişelerinden kaynaklanmaktaydı. Ankara hem bu iki ülkenin terör örgütlerine desteğini kesmesini hem de Türk savunma sanayine yönelik kısıtlayıcı politikalarından vazgeçmesini istiyordu. Bu iki noktada Türkiye’nin istediklerini almak konusunda büyük bir başarı elde ettiğini görüyoruz. Ankara bir NATO belgesine ve adaylık süreciyle ilgili bir ön müzakere mutabakatına (bu arada bu süreç NATO tarihinde bir ilk) hem PKK ve uzantılarıyla ilgili ifadeyi hem de PYD/YPG ve FETÖ’nün desteklenmeyeceği sözünü yazdırmayı başarıyor.  Türkiye savunma sanayine yönelik sınırlamaların iki Avrupa ülkesi tarafından kaldırılması da son derece önemli. Somut kazanımlar dışında bu mutabakatla şunların kazanıldığı da unutulmamalı: i- Mutabakat terörle mücadele ve Türkiye’nin savunma sanayi ve stratejik otonomi çabası ile ilgili Batılı bir kurum çerçevesinde Avrupalı iki devletin verdiği onay açısından bir emsal teşkil ediyor; ii- Bu emsal üzerinden Ankara’nın sınır ötesi operasyonlar dahil savunma ve terörle mücadele stratejilerini uluslararası zeminde meşrulaştırma şansı yükseldi ve iii- PYD veya S-400’ler konusunda müttefiklerin ya da Stockholm ve Helsinki’nin  kafasının karışık olması bu mutabakatın ortaya çıkmasına engel olmadı. Bu kazanımların NATO güvenliğinin bölünmezliğine bağlanması ise Ankara-Brüksel zemininde kazan-kazan iklimini doğuruyor. Madrid Zirvesi de bu yüzden hem NATO’nun caydırıcılığının güçlendirildiği hem de Türkiye’nin önemli kazanımlar elde ettiği bir zirve olarak anılacak.