MEZHEP SAVAŞLARI MI, YOKSA MİLLİYETÇİLİKLERİN ÇARPIŞMASI MI?

Türk Ekonomisinin 2018 yılı İkinci Çeyrek büyüme verileri açıklandı. Buna göre üç aydan üç aya yıllık büyüme oranı yüzde 5,2 olarak gerçekleşti.

Yine üç aylık mevsimselliklerden arındırılmış büyüme oranı da yüzde 0,9 olarak gerçekleşti. Büyümeye en çok katkı hanehalkı tüketimi ve ihracattan gelirken, inşaat sektörünün büyümeye katkısı ihmal edilecek düzeyde ve tarımın ise büyümeye katkısı negatiftir. Bu büyüme oranı birçok iktisatçının müştereken beklediği bir orana karşılık gelmektedir. Bununla birlikte iç talebe dayalı büyüme döneminin sonunun geldiği de net olarak kendini göstermektedir. Üçüncü çeyrek büyüme verilerinin (ihracatta gerçekleşen yüksek büyümeye rağmen) yüzde 2 civarında gerçekleşeceğini ve (böyle giderse) dördüncü çeyrekte de büyümenin yüzde 0 civarında olacağını öngörmekteyim. Bununla ilgili ayrıntılı analizi ilerleyen yazılarda yapacağım. Ancak kısaca belirteyim: Bu büyüme oranlarına bakıp, ne bazı yandaş kalemler gibi “Uçuyoruz, bizi çok kıskanıyorlar!” demeliyiz, ne de iflah olmaz muhalif gazeteciler gibi “Bu rakamlar gerçeği yansıtmıyor, AKP verileri değiştirmiş!” diyerek gülünç duruma düşmeliyiz. Bu veriler gerçektir, pek de iç açıcı olmamakla birlikte içinde bazı umut kıvılcımları da taşımaktadır. Şimdi gelelim bugünkü konumuza…

Pazartesi günkü yazımda, hemen hemen bütün dünyada “…mezhepsel ve dini farklılıklar bahane edilerek aslında otoriter yönetimlerin dayandığı popülist ve ırkçı siyaset anlayışlarının giderek hakim olmakta …” olduğunu söyleyerek tamamlamıştım. Çarpık küreselleşmenin yarattığı ve birbiriyle çelişir gibi görünen etkilerden olan küreselcilik – yerelcilik ile sekülerleşme – mezhep taassubu ikililerinin başrolde olduğu bir sosyal çatışma süreci sahnelenmektedir. Her toplumun içinde küreselleşmeden ciddi şekilde zarar gören kitleler, bu sürecin “leitmotivleri” olan katılımcı demokrasi, liberalizm, çoğulculuk, azınlık hakları gibi kavramlara da düşman olmaktadır. Mevcut koşullardan maddi zarar görmüş kişiler, bir de sürü psikolojisiyle bir araya geldiğinde ister istemez şovenist – radikal görüşler ön plana çıkmaktadır. Bugün popülist sağ partilerin kullandığı temel argümanlar, işte bu sürü psikolojisi ile hareket eden kitleleri kendilerine çekmek için kurgulanmıştır. 

Şu an içinde bulunduğumuz jeo-politikte ülkeler dini ve mezhepsel ayrılıklarla çalkalanıyor. En son Ukrayna Kilisesi Rusya Kilisesi’nden ayrılmaya karar verdi ve Fener Rum Patriği Bartholomeos da bunu onayladı. Ortadoğu’ya baktığımızda İran’ın merkezinde yer aldığı bir Şii dünyası ile Suudilerin merkezinde yer aldığı Selefi dünyası arasında bir çatışma, hatta IŞİD – Haşd-i Şabi üzerinden bir vekalet savaşı da bulunmaktadır. Bunların üzerine, Suriye’deki savaş da, her şeyden önce bir mezhepler savaşına dönüştü. Dünyadaki Batı – Doğu çekişmesi ise esas itibariyle Katolik – Protestan ve Ortodoks ve/veya İslam dünyaları arasında bir çekişme olarak da görülebilir. Bütün bu olayları dinlere ve onların va’z ettiği inanç ilkelerine bağlamak dinlere en büyük haksızlıktır. Yaşanan süreç bambaşka etkilerin sonucunda gelişmektedir.

Kapitalist üretim süreci en başta emek olmak üzere insana ait olan her değeri sonuna kadar sömürmek ve sermayeye dönüştürmek üzere evrilmiştir. Bu değerler arasında aşk, anne – baba sevgisi, vatanseverlik, insan bedeni, hatta doğal yiyeceğe ulaşma arzusu bile bulunmaktadır. Ancak, özellikle son yirmi yılda, milyonlarca kişiyi aynı anda yönlendirebilecek çok daha büyük bir güç “dini değerlerin” siyasi ve ticari meta haline getirilmesi ile geliştirildi.

Ortadoğu’daki savaşları düşünün: Bu savaşlar bir Şii – Selefî Savaşı mı, yoksa geçmişi Hz. Ömer’e kadar giden bir Arap - Fars Savaşı mı? İran’daki Şiilik anlayışı, özellikle Devrim’den sonra din adamları sınıfını devletin en son sözü söyleyen tabakası haline getirdi. Ayetullah Humeyni’nin “Velayet-i Fakih” nazariyesi, Devrim Rehberi’ni ve ona ait molla sınıfını devletin bütün kararlarında son karar mercii olarak belirlemişti. Pekiyi, İran’da hakim olan Oniki İmamcı (İsna Aşeriye) Şiilik, devlet işlerine, Humeynî’ye kadar, nasıl bakardı? Bu mezhebin dayanağı olan İmâm-ı Câfer Sâdık’a göre “İmamet dünyevi bir güç makamı değildir”, ancak mü’minlerin gönüllerinde gerçek inancın liderliğini yapma makamıdır. Bu yüzden zalim Emevî Halifelerine karşı isyanı desteklememiş ve bugün Yemen’deki Şiilerin bağlı olduğu İmâm-ı Zeyd’den bu yönde ayrılmıştır. Nasıl olur da, kendini İmâm –ı Câfer’e bağlı kabul eden İran Şiileri onun en temel düsturunu göz ardı ederek Katolik Kilisesi tarzı bir uygulamaya dönmüşlerdir? Oniki İmamcı Şiiliğin bu yöne evrilmesi yüzyıllar içinde yavaş yavaş gerçekleşmiştir ve kökü Safevilere kadar gider. Benim görüşüme göre, bugün İran Şiiliği İmam-ı Cafer’den çok Sasani ve Pers Krallarına yakın bir politikanın savunuculuğu içindedir. Uyguladıkları ve savundukları da Fars milliyetçiliği ve Fars egemenliğidir.

Selefiliğe gelince, daha önce bu konuda birkaç yazı yazdım. Özeti şudur: Selefi anlayış, İslâm’a büyük fetihlerden sonra katılan Arap olmayan unsurların kültürel değerlerinin İslâm’ı yozlaştırdığını savunur ve sözde Sahabe Dönemi anlayışına geri dönülmesi gerektiğini va’z eder. Aslında bundan kasıt İslam’ı Arapların dini olarak görmeleridir. Gerek Emevî zalimlerinin, gerek torunları Vehhabilerin İslam’a bakışında temel amaç Cahiliye Dönemi adetlerinin diriltilmesi ve İslâm’ın Araplaştırılmasıdır.

Bugün Ortadoğu’daki çatışmanın arkasında, aslında, ülkelerin kendi milliyetçi ve daha önceki bir yazımda bahsettiğim gibi “Neo-Merkantilist” politikaları yatmaktadır. Mezhep farklılığı sadece bir bahanedir. Keza Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş hali, Moskova’ya bağlı Kiev’in ayrı bir Patrikliğe dönüşmesine yol açmıştır. Görünen odur ki, dinin yorumlanması egemen güçlerin çıkarlarına göre olmaktadır. Milyonlarca cahil ve gariban da aynı dine mensup kardeşlerini, egemen güçlerin kavgasına alet olduklarını bilmeden, kesip biçmektedir.

Kıssadan Hisse: Din ve Mezhepler savaşların ve vahşetin sebebi değil, bahanesidir.