MÜSLÜMANIN TOPLUM İÇİNDEKİ ROLÜ

Cemalnur SARGUT 06 Ara 2018

Müslüman herkesle iyi geçinme sanatını bilen, öğreten ve hâlde gösteren kişidir. İnsan kelimesi üns kökünden gelir.

Üns, insanlarla iyi geçinen demektir. Halk kelimesiyle hulk kelimesi aynı şekilde yazılır ancak okunuşu farklıdır. Demek ki yaratılışın gayesi iyi ahlaka yönelmektir. İyi ahlaklı olmak da tecrübeyle sabittir. İnsan kendi kendine ben çok iyiyim, çok mükemmelim diyemez ancak başkalarıyla yaşadığı ilişkilerle kendi hakikatini anlayabilir ve kendi kendini imzalayabilir. O yüzden de toplum yaşamında insan kendi varlığından geçip her yaratılmışta sevgiliyi görerek onlara en azından hürmet etmeyi öğrenmeliyiz. Allah bu yüzden sadece iki şeyi affetmeyeceğini söyler. Bunlardan birincisi şirk koşmak ikincisi de kul hakkı yemektir. O halde insanlar kul hakkıyla Allah’ın huzuruna giderlerse affa uğramayacaklarını bilirler. Bu yüzden de mümkün olduğunca insanlarla iyi geçinmeye ve onlara haklarını ödemesi için dua niyaz etmeye çalışmalıyız. Bunun için de çeşitli sebepler vardır. Bayramlar, kandiller ve hacca gidişler insanların helalleşmesi için birer fırsattır. Demek ki İslam’da topluluk halinde yaşamak ve toplu halde ibadet etmek tek başına ibadet etmek ve tek başına yaşamaktan çok daha önemlidir. Bu yüzden İslam mutasavvıfları dağlara çekilmezler. Bilakis halkın eza ve cefasına dayanarak tekâmül etmeyi ve ettirmeyi öğrenirler. Böyle bakarsak Kur’an bizlere toplumsal yaşamın, birlik ve beraberliğin önemini anlatır. Düşman olmak, ötekileştirmek bize göre işler değildir. Çünkü insanın ötekisi yoktur. Ötelerdeki teki vardır. Herkes birbirinin eşi ve tekidir. Başkasında gördüğümüz hatalar kendimize aittir. Başkasında gördüğümüz güzellikler de kendimize aittir. Velhasıl, ne gereği var Allah bilmiyor mu bizim kim olduğumuzu derseniz, Allah bizim kim olduğumuzu çok iyi bilir ama kendimiz kendimizi bilmeyiz. Allah bizi kendimize imzalattırır. 

Topluluk halinde yaşarken insanlarla geçinmeyi bilmediğimiz için barışta oynadığı rolü de bilmiyoruz. Şu anda İslam Kur’an’dakinin tam tersine terörizm ile eşit tutuluyor. Bütün Kur’an’a bakarsak hep birleşin, affedin, sevin, rahmetim gazabımı örtmüştür gibi ifadelerle, ayet ve hadislerde Allah pozitifliğin negatifliğe baskın olması gerektiğini öğretiyor. Bizler hakiki Müslümanlar olamadığımız için bu kaidelere riayet etmiyoruz. Kur’an’ı da bilmediğimiz için kendimizi Müslüman zannediyoruz halbuki Peygamber Efendimiz “Garip kimdir?” sorusuna, “Benle Kur’an” demişler. Demek ki ne Kur’an’ı tanıyoruz ne Peygamberi tanıyoruz. Onun kendisine kötülük edeni bile affedişini bilmiyoruz. Dolayısıyla yaratılmışta yaratanı göremiyoruz. Bu yüzden de topluluk ve birlik halinde yaşamayı anlayamıyoruz. Öğreneceğiz inşallah.

Çocuklarımızın şikâyetlerini kulak ardı edeceğiz. Şikâyet ettiği zaman karşısındakinin güzel taraflarını ona hatırlatarak onun arkadaş olduğunu kusursuz arkadaş arayanın arkadaşsız kalacağını ona öğretmek zorundayız. Haklı da olsa şikâyet etmemeyi çocuklara öğretmek zorundayız. Çünkü hak ve adalet kavramı hayatın her anında değişen bir kavramdır. Önce kul daima kendini haklı bulur. Ta ki ölmeye yakın Allah’ın haklı olduğunu anlar. Kendimizi haklı bulmaktan vazgeçeceğiz. Çocuklara arkadaşlarının meşrepleri dolayısıyla araları bozulduğunda onlara hürmet etmesi gerektiğini öğretelim ki çocuklar her şeyden şikâyet etmekten vazgeçsin. İnsanlarla beraber yaşamayı öğrensinler çünkü okuldaki eğitimden gaye insanın sadece ilim öğrenmesi değildir. Arkadaşlarıyla nasıl geçineceğini, toplu halde nasıl yaşayabileceğini, sıkıntı ve belaya nasıl katlanabileceğini, haksızlıklara nasıl dayanabileceğini öğrendiği bir fiil safhasıdır. O bakımdan da çocuklara önce insan olmayı öğretip herkesi sevebilme kabiliyetini vermek lazım. 

Buna önce kendimizden başlayalım. Kendimizle barışmak zorundayız. Kendiyle barışamayan hiç kimseyle barışamaz yani kendi kendini sevebilmesi lazım insanın. Kendini sevmenin de bir tek yolu vardır. İnsan kendini Allah’a layık bulmalı. Yani Allah’ın istediklerini yapmalı ancak o zaman özgüveni artar, mutluluk ve huzur bulur. Bu bakımdan önce kendimizle anlaşacağız, kendi içimizde huzura kavuşunca da aile içindeki huzuru sağlamak lazım. Toplumun en küçük birimi aile olduğu için ailede huzur olmazsa topluluklarda da huzur olmaz. Daha sonra çalışma hayatında huzura yönelmeliyiz, konuyu bu şekilde genişletebiliriz.

Ahlaki değerlerimizi kaybettiğimiz ölçüde toplumla iyi geçinmemiz mümkün değil. Barış da mümkün değil. Ahlaki değerlerimizi kazanıp kişiye varlık gözüyle bakmamayı, ondan tecelli edenin Allah olduğunu idrak etmeyi öğrenirsek kimseye öfkelenmeyiz. Sevgilim bugün bana bir ismiyle tecelli etti deriz. Her muamelede memnun olma sanatını elde ederiz. Buna rıza makamı deniyor. Bu makama ulaşırsak zaten öyle bir huzur ve mutluluk gelir ki “Onlar için korku ve hüzün yoktur” ayeti tecelli eder. Artık yer yerinden oynasa o kişi dışardan etkilenmez. İşte o hale gelince toplumsal barışa da çok büyük katkımız olur.