MÜZİK ZEVKİ

Yunan Noetik'inden bugüne, yüce bir "iyi" olarak gelen müziğin, bugün başka her yerde olduğu gibi itaat etme baskısının, hiç olmadığı kadar şiddetini duyumsadı.

Kucağında bir kız çocuğuyla, telaşla ortaya atılan bir annenin feryadı, yüksek sesli müziğe karıştı: 

Oğlum nerede?

Denizin dalgaları duyulmuyordu. Annenin sesi de duyulmuyordu. Eğlence müziğinin arka planda yarattığı ses, her şeyin üstünde yer alıyordu. Zamansız geçen birkaç saat sonunda, oğlu bulunan annenin gözlerinde, 13 yaşlarındaki bir çocuğa yetememenin kaygısı görülüyordu. Küçük kızını kontrol edebilmekte zorlanmıyordu. Oysa, biraz daha büyümüş olan oğlu için endişeli tavırları dikkat çekiyordu. Her birey gelişimine kendi yolunda devam ediyordu. Duyulamayan sesindeki endişe, çocuklarına verdiği terbiyenin, zamanla insan dürtülerine yetmeyeceğinin habercisiydi.

Birbirine karışan, sessizliği bozan bu müziği anlamaya çalıştı. İnsanların sesini susturan bu müzik, dürtülere doğrudan nüfuz ediyordu. Lakin, insanların dürtülerinin dizginlenmesine de hizmet ediyor muydu? 

’Çocuk Terbiye İşlevi’ ve ‘Müzik Terbiye İşlevi’ arasındaki benzerlikleri görür gibi oldu. Çevresine bakındı. Tatil duygusundaki insanların, kendilerine sunulan bir müzikten rahatsız olmadıklarını fark etti. ‘Müzik Zevki’ diye mırıldandı. Müzik zevkinin, terbiye işlevinin dayatılan bir hale dönüşmesine ses çıkarmayan toplumlarda neler olabileceğini düşündü. 

Yunan Noetik’inden bugüne, yüce bir “iyi” olarak gelen müziğin, bugün başka her yerde olduğu gibi itaat etme baskısının, hiç olmadığı kadar şiddetini duyumsadı. Zevk kavramının kendisindeki demode olmuş durumuna üzüldü. Sanki, Pan’ın flütünden yükselen ‘Müzik Maenadları’ dansa davet ederken, Orpheus’un lirinden ihtirasların yatıştırılmış figürlerin sükunetinin nasıl bozulduğuna tanık oluyordu. Neden diye sordu ve artık hiç soru sorulmadığı gerçeğiyle irkildi. Hiç kimse adetlerin öznel olarak gerekçelendirilmesini talep etmiyor, hiçbir tercihte bulunmuyordu. 

Ticari bir şarkıyı kim beğeniyor, diye etrafına bakındı. Beğenme ve beğenmeme olgusunun, bir değerlendirme yapabilmek için tam uygun olamadığı gerçeğiyle yüzleşti. Bir şarkının bilinmesi, neredeyse beğenilmesiyle aynı şeydi. O halde, etrafı standartlaştırılmış müzikle dolu olan insanlar, nasıl değerlendirici bir yaklaşıma sahip olabilirlerdi ki? Tüketim için üretilmiş müziklerin içinde, denizin dalgalarını dinleyemeden yoluna devam etti. 

Eğlence, uyarım ve keyif vaat eden bu müziklerin, insanları nasıl eğlendirdiğini izledi. Aslında, eğlence müziğinin de eğlendirmekten çok, insanları susturduğunu, dilini yavaş yavaş yok ettiğini, kendini izah etme becerisinden uzaklaştırdığını gördü. Kaygıyla, çalışmayla ve itirazsız bir kabulle, deforme olmuş insanlar arasındaki o sessizliğin boşluklarını dolduruyor gibiydi. Müzik, artık arka plan unsuru gibi algılanıyordu. Hiç kimse kendini ifade edemiyorsa, hiç kimse de dinleyemiyordu. İnsanlar bir şeyi dinlerken bile dikkatini veremiyordu. Sessiz filmlerdeki oyuncular gibi kendi paylarına düşen rolü farkına varmadan üstleniyorlardı. 

Dayatılan terbiye işlevi yetersizdi. Çocuklar kendilerini dürtülerine bıraktıklarında kaybolabilirlerdi ama kendilerini ifade edebildiklerinde birey oluyorlardı. Yüzü güldü. Her şeye rağmen, çocukların terbiye işlevi ve müzik zevkinin terbiye işlevi, sonsuz olasılıklarla yoluna devam edecekti.