NEDEN SUSAR İNSAN?

Ümit G. CEYLAN 30 Haz 2022

Yorulmuşuzdur o yüzdendir suskunluğumuz. Anlatmak istediklerimiz havada asılı kalmıştır o yüzden konuşmamak tercihimizdir.

Yorulmuşuzdur o yüzdendir suskunluğumuz. Anlatmak istediklerimiz havada asılı kalmıştır o yüzden konuşmamak tercihimizdir. Başlarda büyük iştahla konuştuğumuz meselelerin hala çözülemediği ve insanların sadece kendi iç seslerini dinledikleri bir monoloğa dönüşmesinden iletişim kesilmiştir. Nereden nasıl başlayacağını bilmek yetmez yeniden iletişim kurmaya. Çünkü defalarca anlatmaya, konuşmaya kalkıştığımız zamanların hatırası dün gibi duruyordur zihnimizde. Oysa konuşmak için varız. İnsanın elinde konuşmak için bunca fırsat varken susmayı tercih ediyorsa mutlaka vardır bir sebebi. Beden dilimizle de konuşuruz, gözlerimiz de çok şey anlatır ama ya suskunluğumuz neler anlatır?

Yazarak iletişim

İnsan en çok konuştukları anlamsızlaştırılınca konuşmaktan vazgeçer. Belki de o yüzden büyük yazarlar ortaya çıkmıştır. Susmayı tercih ettikleri için onları en iyi ifade eden iletişim yolu yazmak olmuştur. Yazarak anlattıklarını asla konuşarak anlatamayacaklarına kâni olmuşlardır. O yüzden belki de çaresizlik onları yazmaya itmiştir. Anlatacaklarını anlayabilecekleri muhatap bulsalardı yine de yazarlar mıydı? Yazarlar susmayı tercih ettiklerini yazdıklarıyla dile getirmezler mi? Bu da onların iletişim yolu. Ancak konuşmayı tercih edene anlat şu kitabı desen, kaçı tam anlamıyla anlatabilir susanın yazdıklarını? Susanlar dünyayı sarsasacaktır. Onların sessizlikleri akıl çağlayanından his dünyalarına akan bir ırmağın yolunu bulma çabasıdır. Bu çaba sayesinde konuşanlar düşünecekler, anlayacaklar ve yazıya konu olan her şeyi konuşmaya sebep bulacaklardır.

Bilgelerin suskunluğu

Çocuk konuşma yaşına gelmiş hala konuşamıyorsa bu suskunluğu hayra yoramayız. Kolundan tuttuğumuz gibi bir pedagoga götürürüz. Çocuğun derdini öğrenmemiz gerekir. Ergenlik yaşlarının suskunluğu da başkadır. Çekingenliklerinden her ortamda konuşmazlar. Bir bakarsın ki başka ortamlarda hiç durmadan konuşurlar. Bir de olgunluk yaşlarının suskunluğu vardır. İşte orası bir muammadır. Bilgelerin suskunluğu diyorum ben buna. Eğer susmayı tercih etmişse bir usta bir hoca o zaman anlarım ki hak tecelli edecektir. Bilgenin susması kimi için hayır kimi için bir imtihandır. Bilgenin susuşu duadır. Bilgelikle susarsa insan selamete kavuşur. Ama her zaman susmak da bilgelik değildir. Yerli yerinde konuşmak altın değerindedir.

Gönlün konuşması

Haksızlık karşısında susulmaz. Susmayı tercih ediyorsa insan demek ki zihinsel olarak bir karmaşa yaşıyordur. Ya yönetemiyordur duygularını ya da meczuptur. Ya kibrinden susuyor sana cevap vermeye tenezzül etmiyordur ya da gizemli olmaya çalışıyordur. İnsan en çok adaletin tecelli etmesi için susar. Çünkü o zaman her şey susar. Yer, gök, gezegenler, yıldızlar, denizlerin dalgası, börtü böceği kuşların sesi. Her şey derin bir suskunluğa gömülür. Çünkü adaletin tecelli eden sesi karşısında hiçbir şeyin hükmü kalmamıştır. Ya güneş yeniden doğacaktır ya da gece gibi karanlığa gömüleceğiz. Her ikisinde de elbette hayır vardır. Gecenin suskunluğundaki hayırdan da nasibini alanlar olacaktır ta ki gün ağarana kadar. Gönüller konuşmalı ağızlardan çok. Gönülden söylenecek sözler söylenmeli. Bunun için çok konuşmak gerekmez. Gönül ile konuşup gönülle anlaşanlardan olmak niyetiyle vesselam.

BEKLEYEREK GECİKME

Bizim bir atasözümüz var. Çok da kullanırız. Kervan yolda düzülür diye. Bir an önce yola koyulmalı ve iş görülmeli. Gerekenler yapılmaya başlanmalı. Gerekirse eksiklikler yolda da giderilir. İnce işler, ayarlar arada yapılır. Yoksa her şey tastamam olsun öyle işe başlayalım dersek o işe hiç başlayamayız. Zaten bunun adı da psikolojide bir rahatsızlık adı olarak literatüre geçmiştir: Mükemmeliyetçilik. Beklemek trenin kaçmasına neden olabilir. Bir daha o fırsat ele geçmez. Başladıktan sonra işi yarılamış oluruz. Varsın eksiklikler olsun. Biz içeriğe bakmalıyız. Sosyal medya çağı malum filtreli bir hayat sunsa da gerçekler öyle değil. Her şeyi filtreleyemeyiz. Biz işe koyulalım ama işi yürütürken de eksiklikleri tespit edip halletme yoluna gidelim, ihmal etmeyelim. Gerekirse yardım alalım. Danışalım.

KUPKURU YAPRAKLAR

Kupkuru bir dal ve yapraklar, ömrünü neye harcamış acaba bu canlar. İnsan şöyle bir düşünüp durmaz mı? Ne kadar mefta varsa hepsi yerin altında. Dün yaşarken bugün ölüler. Kupkuru dallar dün yeşilken bugün solmuşlar. Kendi ellerimizle yetiştirdiklerimiz dahi çürürken, hala delil arar durur insan; varlığa, imana ve sonsuzluğa dair. Her şeye rağmen dalına sadık, bağlı kalmış bu kuru yapraklar, ilahi emre kadar buradalar. Sonrası bilinen bir hikâyenin parçası. Ben güzellik ararım. Ama her şeyde. Kuru yaprakta bile ararım. Rengine bakıyorum en ala ressam yapamaz diyorum. Hatta çerçeveletiyorum kurumuş yaprakları, odamda başucumda asılı. Hatırlatıyorum kendime doğanın bahşettiği en güzel hediyeyi; yaşam ve ölümü. Bu ikisinin arasındaki hayatı yaşamaya gayret ediyorum belki bir ağacın altında şarkı mırıldanıyorum, mehtaplı gecede hüzün doluyorum. Gençliğimin asude günleri önümden geçiyor, kupkuru yapraklar gibiyim diyorum. Biten bu gecede yarın olacak biliyorum. Ama ben nerede olurum, bunu bilmeden yine içimde şevkle, mümkün olacak ve olamayacaklar arasında bir yerde, üzerime kuru yapraklar düşse bile menzile doğru yürüyorum.

GÖKÇE GÜNEYGÜL

DENİZLER ORTASINDA YELKENSİZ KALMAK…

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın.

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.

Güneşin şeffaf deniz suyuna pırıl pırıl gökyüzünden bir başka maviyi, turkuazın bambaşka tonlarını yansıttığı bugünlerde umutla uçsuz bucaksız ufukları izliyoruz. Dünyanın ve ülkemizin salgın musibetinden kurtulmaya başladığı bugünlerde hayat sevincimizi korumaya çalışan dünya yolcularıyız biz. Pandemi döneminde dört duvarlarımızın, pencerelerimizin ardından sokağa çıkmaya özenerek, sokaklarda yürümeyi, denizi bir defa daha görmeyi istediğimiz günler olmadı mı? Hangimiz salgın döneminde kimi zaman yaradandan dilemeyi unutup, ümit etmeden, gamın derinliğine düşmenin vurgununda boğulmadık ki? Sanki iki yıl boyunca gökyüzü daha bir karanlıklaşmış, denizleri grinin tonları kaplamıştı da… Hangimiz kimi zaman iki dünyanın terazisinde dengede kalıp tevekküle yaradanın rahmetine sığınmadık ki?

Kürdili hicazkâr şarkının sözlerinin şairinin, Ümit Yaşar Oğuzcan' ın seslendiği gibi:

Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın.

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.

Kör kuyularda merdivensiz bırakılmışcasına, denizler ortasında yelkensiz kalmışcasına, adeta biçare kalmışçasına, çaresizmişcesine hissetmedik mi?

Üstad sanatkâr, bestekâr Münir Nurettin Selçuk’un bestelediği şarkının mırıltısı dudaklarımıza mühürlendi. Kulağımızda ve kalbimizde inleyen kimi an hüzünlü kimi an vedasız gidenlerden hicranlarla gam tutan gönlümüzün nağmelerini duymadık mı? Umudun ışığından, karamsarlığın karanlık girdaplarında dolaşan büyük şair Ümit Yaşar Oğuzcan da aynı hisleri taşımıştı belki de. Genç yaşta vefat eden oğlunun yası da onu derinden etkilemiş, ruh hâli şiirlerine de yansımıştı.

Şimdi bu ümitsizlik karanlığından ümidin sıcacık ışığına, ufku sınırsız denizlere yelkenlerle açıldığımız, geleceğe dair hayalden umutlar yüzdürebildiğimiz şu günlerde artık bu kadar çaresiz hissetmiyoruz. Her derdin devası olduğunu, bazen de derdin kendisinin insana derman yaratabileceğine inancımızla hayat ağacımızın dallarına daha da sıkı tutunuyoruz. Uçmak isterken kök salmanın zararlarını da öğrendik ve öğreniyoruz. Artık günlük hayatımızın her parçası için şükrediyoruz.

Ve yaşama onu yaradana minnet ve şükranla hamdediyoruz. Artık her anımızın tekrarının olmadığını, sevdiklerimizi ve hayatı ertelememenin gerekliliğini, yarının ve hayat rutinlerinin garantisinin teminatının şu fani dünyada hiç kimseye verilmediğini daha da net hatırlıyoruz. Hiçbir an birbirinin tekrarı değildir ve bir günün diğerine benzer geçmesinin evla olmadığını, rengarenk bir âlemde Hakk ile halk arasında kaldığımız dünya denilen iki kapılık köprüden geçtiğimizi bir kez daha anımsıyoruz.

Kendimizi ve aslında kendimizi, sınırlarımızı bilmenin manasını yeniden yeniden gözden geçiriyoruz. Hoşhafıza-ı beşer nisyanla malüldür ya… Hatırlamak ve unutmak arasında süre gelen ömrümüzün temeli unutmakla yine ve yeniden her an sınanıyor. Ama artık şunu öğrendik ki:

Ne kör kuyularda merdivensiziz. Ne de denizler ortasında yelkensiz…

Allah var gam yok lafzınca gam tutmasın gönüllerimiz. Ve Yaradan hiç ama ucu bucağı görünmeyen denizlerin, deryaların ufkunda kaybolmak isteyen kimseyi ne denizler ortasında yelkensiz, ne de kör kuyularda merdivensiz bıraksın diliyorum. Bugünümüze şükran, şükür ve minnetle…

YENEBİLİR ÇİMENTO

Japon bilim adamları atık gıdalardan yapı malzemesi çimento ürettiler. Henüz yeni açıklanan bu habere göre atık gıdalardan hazırlanan bu çimentodan oluşan briketlerin beton çimentolara göre çok daha fazla sağlam olduğunu söylüyorlar. Trajikomik gelecek ama sunumu yapan bilim adamı bir tehlike anında duvarların yiyerek içeriden kurtulabileceğini de ifade ediyor. Meyve, sebze kabuklarından üretilen bu çimentonun yeşil teknolojiye katılması bekleniyor. Umarım beton bu buluş ile bir an önce tarihe geçer. Çünkü bu buluş gıdaların çöpe atılmasını önleyecek ve yenilebilir teknoloji üretiminde bir çığır açacaktır. Ne yazık ki bunca zaman boşuna yer altı kaynaklarını sömürdük ve havayı kirlettik. Ayrıca bu çimentonun yeşil teknoloji içerisinde hızla yayılarak belki de evlerin hem içeriden hem de dışarıdan duvarlarına bitki ekmek kolay olacaktır. Bu buluş bana köy evlerinin duvarlarının hayvan dışkısı olan tezek ile kaplanmasını akla getirdi. Ne dersiniz özümüze mi dönüyoruz?!

ARTI EKSİ

Artı

Komşumuz

Apartman komşumuz emekli hanım öğretmen ablamız herkesin işine koşar. Hastaneye götürülecek yaşlılara refakat eder, bankadan paralarını çeker, resmi dairelerde halledilecek ne işleri varsa görür. Apartmandaki diğer komşuların dertlerini dinler. Evde doksan yaşını aşmış kayınvalidesi olmasına ve kalp ameliyatı geçirmiş şeker hastası eşine rağmen apartmanda kimin neye ihtiyacı varsa mutlaka yardım eder. Yanlış anlaşılmasın evini de ihmal etmez. Evde üç öğün yemek pişer malum yaşlı kayınvalidesi ve sürekli ilaç kullanan eşinin ilaç saatleri ayarlanır, sofraları kurulur. Komşularına yardım ederken öyle sadece ucundan tutmaz işlerin. Adeta bir sosyal sorumluluk hizmeti şiarı ile ilgilenir ve mutlu olur. Şikâyet etmez seve seve yapar. Örnek almamız dileğiyle.

Eksi

Kütüphaneyi açmayı başardı

Bir gazeteci tanıdığımız İstanbul’da emekli olduktan sonra memleketine dönüyor ve köyünde bir kütüphane kurmaya karar veriyor. Bu kütüphanenin kurulumunda Büyükşehir Belediyesi tarafından işlerin epey zora koşulduğunu biliyoruz. Kendi imkânlarıyla belki de dost ve tanıdıklarının yardımıyla sonunda kütüphaneyi köye kazandırdı. Oysa belediyenin köstek olacağına destek olması gerekirdi. Şimdi de bu belediye büyük bir marifetini açıklamış. Dünya Yoga Günü’nde 5 yüz bin civarında kadın ile düzenleyen yoga etkinliğine katılan başkan daha önce de 4 bin kadınla pilates düzenleyerek Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazandıklarını belediye web sitesinden yayımlamışlar. Oysa bu kadar önemli bir bireysel çaba belediye tarafından desteklenseydi rekorlar kitabına girmezdi belki ama kesinlikle gönüllere girerdi.

5 METREKAREDE YAŞAM

Hong Kong’ta çalışan yoksulların tek seçeneği mâhkumların 7 metrekarelik hücrelerinden bile küçük kutularda yaşamak. Dünyada giderek derinleşen konut krizine ülkeler yeni çözümler bulmaya çalışıyorlar. Mega kentlerdeki güvenlik sorunlarını da düşündüğünüzde ABD’de veya Avrupa’nın farklı metropollerinde gördüğümüz evsizlerin karton kutularda rahat bir uyku çekmeleri mümkün mü? Hong Kong’taki çalışan yoksul işçiler olmalarına rağmen karın tokluğuna ve barınma ihtiyacı için hayatlarını ancak bu şekilde idame ettirebiliyorlar. Acaba köylerde yaşamaktan neden kaçınıyoruz? Büyükşehirlere göçmekle kaybettiklerimizi yeniden kazanmak mümkün değil mi? İnsan yaşamak için bu derece sefil bir hayata mahkum edilmemeli. Sizce Türkiye’de de bu uygulamalar başlar mı? Öte yandan Hong Kong’da bu evlerde yaşamak için ortalama bekleme süresi 6,1 yıl ve bekleyen kişi sayısı 150 bin. Apartman katlarında kutular halinde balık istifi şeklinde dizilmiş hücrelerdeki yaşamı grafiklerle görmek isterseniz aşağıda linki bırakıyoruz.

https://multimedia.scmp.com/infographics/news/hong-kong/article/3180601/subdivided-flats/index.html