ÖĞRENME KÜLTÜRÜ

Ümit G. CEYLAN 11 Eki 2018

Yabancı akademisyenlerdeki mütevazilik bizdeki akademisyenlerde olsa dünyanın hâkimi olurduk.

O HALDE BİR İŞİ BİTİRİNCE DİĞERİNE KOYUL

İnşirah sûresinde emrolunduğu gibi yukarıdaki ayeti hayatımıza adapte etmeye çalışırsak kafamızı boş işlerle, gönlümüzü gereksiz kişilerle, elimizi anlamsız uğraşlarla geçirmeyiz. Bir büyüğümüz yorgunluğunu bir başka yorgunlukla geçirdiğini söylerdi. Bu elbette beden yorgunluğunu geçirmek için yapılan bir iş değildir. Ama her an hareket ve hizmete talip olmanın verdiği bir yaşam biçimidir.

Birbirimize faydamız olursa ne âlâ dedi bir öğrenci. Fayda üzerinden değil de birbirimize ne katabiliriz hayatta en çok düşünmemiz gereken şey budur diye cevap verdim. Tüm bu noktadan baktığımızda durmadan hareket halinde olmamızı isteyen Cenabı Hak, hareketimizi insanlığa ve kâinata yani tüm yaratılmışlara katacaklarımıza odaklanmamız için fırsat veriyor.

Not: Öğrenme kültürü başlığında kendi akademisyenlerimize yönelttiğim genel ifade ‘sözüm meclisten dışarı’ babındadır.

ÖĞRENME KÜLTÜRÜ

Yabancı akademisyenlerdeki mütevazilik bizdeki akademisyenlerde olsa dünyanın hâkimi olurduk. Zira bilgi tevazuu sahibinin önünde diz çöküyor. Geçen hafta Tasavvuf Enstitüsünün bir dizi seminer daveti için İstanbul’da bulunan akademisyen, yazar Miriam Cooke’a bir öğrenci soru yöneltti. Anadolu Türk medeniyetindeki tasavvuf tarihine yönelik bir soruydu. Bayan Cooke sorulan soru karşısında bir an durdu ve konu hakkında bilgisi olmadığını ifade etti. Bizde bir akademisyen olsa büyük ihtimalle öğrenciye ders niteliğinde bir sürü laf eder çocukta sorduğuna soracağına pişman olurdu.

Merak ve Hayret

7’şer, 8’er ezberden saymayı öğreneceğiz dedi kızım endişeyle. Üstelik öğretmen sınıfta tahtaya çıkarıp saydıracakmış. Bu durumdan çok korkuyor kızım. Oğlum ise kız kardeşine ‘ezberlemen yanlış, öğrenmelisin,’ diyor. Aralarındaki küçük konuşmayı dikkatle dinliyorum. Maalesef bu şekilde bir eğitime öğrenme değil ezberleme deniliyor. Üstelik tahtaya çıkarıp tüm arkadaşlarının önünde başarılı olamayınca kendini kötü hissetmesi de işin cabası. İnsanı öğrenmeye sevk eden tek şey vardır: Merak. Merak insanı öğrenmeye, öğrendikçe de öğrendikleri karşısında hayrete sürükler. Merak ve hayret birbirinin içinden bilgiyi doğuran yeni keşiflere, icatlara kapı açan bir haldir. Öğretmenin vazifesi öğrencinin içindeki merak duygusunu uyandırmaktır.

Peşini bırakma

Öğrenmekle birlikte kendi varlığını, özüne dair bilgileri de keşfeden insan hiç bıkmadan, usanmadan öğrenme açlığı çeker. Yukarıda sözünü ettiğim ABD’li akademisyen Miriam Cooke sonrasında kendisine soru soran öğrenciye ilgili konu hakkında nerelerden bilgi alabileceğine dair yardım rica etti. Üstelik bunu öyle bir yumuşaklık ve olağan bir şeymiş gibi yaptı ki, soruyu soran öğrenci hocanın karşısında kendini ezilmiş değil, ilim dünyasına yapmış olduğu katkıdan dolayı mutlu hissetti. Bilginin peşini bırakmayan Miriam Cooke, soruyu sorduktan sonra kendini kötü hisseden öğrenciyi de adeta bu davranışı ile kucaklamış oldu.

Soru sormaktan korkmak

Biz ne yazık ki soru sormaktan korkarak eğitim aldık. Öğretmenler ‘sus dinle bakalım’ dedikten sonra da: “Hadi hiç de soru sormuyorsunuz,” derlerdi. Allah Allah hem dinle, sus deniliyor, sonrada soru sormayınca kabahatli oluyorduk. Bir dönem böyle bir sistemde yoğrulduk. Çocukken de büyüklerin yanında konuşulmaz, soru sorulmaz denilirdi. Büyüklere saygıyı tesis etmek için belki doğruydu ancak öğrenmek için soru sormak da gerekiyordu. Fakat bu kısım hep ihmal edildi. Soru soran değil itaat eden bir nesil daha kolay yönetilirdi. Yanlış yapmaktan, tuhaf duruma düşeceğinden endişe etmekten soru soramayan bir kuşak aşağılık kompleksi olan bir toplum meydana getirdi. O yüzden de batıya hep hayran kaldık bir dönem. Oysa Konya İnce Minare’nin üzerinde şöyle yazıyor: “Sormasını bilmek ilimin yarısıdır.” Demek ki ‘sormayı bilmek’ öğretilmeli öncelikle.

Âlemin içinde âlemsin

Koskoca kâinatın içinde bir zerreyiz ama o zerrenin içinde de bir âlemi taşıyoruz. O halde bu âlemin içinde yüzen biz insanoğluna gönderilmiş olan ve oku diye başlayan bir yüce kitabın sayfalarını sadece ezberlemek mi düşer? Yüce Allah soru sormayı yasaklar mı? Şüphe öğrenmeye dairdir. Allah’u Teala bilinmek istedim derken, beni her yerde ara demekte değil midir? Ararken sormak gerekir öyle değil mi? Basit bir adres ararken bile yolda bir bilene soruyoruz da Allah’ın ilmini bilmek için neden sormayacağız? Soru sormak düşüncenin takvasıdır der Alman filozof Heidegger. Öğrenmek insanın ruhunu genişleten, yücelten Allah’a yakınlaştıran bir ibadettir vesselam.

SEN GÖĞE BAKA

Hayvan meşrepli olanlar gerçeğin peşine düşeceğine sahtesinin peşinde bir ömür harcarlar. Bir türlü de elde edemezler. Tam elde edecekken pır kaçıvermiş. Gölgeyi etten, kemikten, kandan candan sanmak ahmaklığı ile uğraşıp dururlar. Kuş aşağıda uçar mı hiç kaldır kafanı göğe bak dersin, anlamak istemez. Böyle kimselerin basiretleri bağlanmıştır. Feraset denilen irfandan yoksundurlar. Onların gözleri görmez. Dimağları almaz. Böylelerinden uzak duracaksın. Enerjini alıp, sömürürler. Kendi sahte hayatlarına alet etmeye çalışırlar. Sen sen ol gerçeği hep göklerde ara. Ruh candan çıktı mı çürüyecek olan beden toprağa karışacak, ölümsüz ruh ise göğe yükselecektir.

KORKMA!

“ La tehaf! Yani “korkma” hitabını işitince ne denizden kork ne de onun dalgasından ve köpüğünden çekin. Mademki, Allah sana korku vermiştir, o korkuyu “La tehaf” emri bil. O, mademki sana tabak vermiştir, şüphe etme ki, ekmeği de gönderecektir. Asıl korku, korkusu olmayan “Hikmetin başı, Allah korkusudur” nüktesini bilmeyen kimse içindir. Gam ve gussa, Hakk kapısında dönüp dolaşmayan ve oraya iltica etmeyen bedbaht içindir.”

Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.) Tahiru’l-Mevlevi, Mesnevî Şerhi - 8219-21

Yukarıdaki cümlelerde Hazreti Mevlana tek bir şey üzerinde duruyor aslında. Şöyle: “Allah’ından emin olmayan gelecek ve rızık endişesi taşır.” Kendini Allah’ın rahmetine bırakan kişi ne denizde boğulur ne yangında yanar ne de ekonomik krizde aç kalır. Görünüşte öyle görünse bile o kişi Hakk’ın kapısında olduğu için başkasının gözünde felaket, afet gibi görünen şeyde acı çekmez, sıkıntı duymaz. Tıpkı Hazreti İbrahim’in ateşe atıldığı anda gül bahçesine dönmesi gibidir Allah korkusu taşıyanların durumu. Geri kalanların durumu sürekli sabah akşam dolar, avronun anlık hareketlerini takip etmeye benzer. Şu pahalanmış, bunun fiyatı buydu şöyle olmuş demek yerine haksızlıkla mücadele etmez. Kendisi Allah’tan korkmaz ama halkı da gereksiz korkulara sevk eder. Esas korku Allah’ın varlığından şüpheye düşmektir. Ona yetecek rızk Allah’ın hazinesindedir. Denildiği gibi hikmet bu korkuda saklıdır.

HASTA BEZİ YOKUŞU

Yaşlılık rezillik derdi bir tanıdığım. Neden böyle demişti bilmiyorum. Ama ben şefkatin en çok ihtiyaç duyulduğu dönem olarak tanımlamayı yeğlerim. Yaşlılık bedensel zorlukları da beraberinde getiriyor ister istemez. Özellikle hasta bezleri bu dönemde bazı yaşlılarımızda kullanılması gerekiyor. SGK bu bezleri rapor dahilinde karşılıyor. Bu sevindirici olmakla birlikte bu işin prosedürü bir zamanlar parodileri ile 20 yıl önceki SSK’yı yerden yere vuran Levent Kırca’yı hatırlatıyor. Zira hasta bezi raporu çıkartabilmek için öncelikle yaşlı yakınınız devletin Nöroloji doktoruna muayene oluyor. Tomografi çekiliyor. Ardından doktorun verdiği reçete ve belge ile sekreterden çıktılar alıyorsunuz bunlarla rapor odasına iniyorsunuz. Belgeleri başhekime imzalatıyor, damgalatıyorsunuz. Evrak odasına gidiyorsunuz aynı evrakları damgalatıp imzalatıyorsunuz. Bu damgalanan ve imzalanan evraktan üç adet fotokopi çektiriyorsunuz. Yine bu fotokopisini çektiğiniz evrakları başhekime damgalatıyorsunuz ve imzalatıyorsunuz. Aynı işlemleri yine evrak odasındaki memura yaptırıyorsunuz ve doktora çıkıyorsunuz. Doktor sisteme girip tanımlıyor. Eczaneye gidiyorsunuz sizden ücret talep ediyorlar. Bazı markaların bezlerini ücretsiz alamıyorsunuz. Bunu tesadüfen öğrenemezseniz ortada kalıyorsunuz. Bir iyilik bu kadar yokuşa sürülmemeli. Bu kadar bürokrasi vatandaş ve devlet arasını açar. Devlet halk demek ise bu konuda vatandaşı yokuşa sürmemek lazım. Bu arada yaşlı babanız veya anneniz siz bu evrakları hazırlarken bir köşede sizi bekliyor olacak. 

GÜL BABA TÜRBESİ

Bu hafta içi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Macaristan’a yaptığı resmi ziyaret sırasında restorasyonu tamamlanarak açılış yapılan Gül Baba türbesi Balkanlar için önemli bir değere sahiptir. Rahmetli mütefekkir Samiha Ayverdi’nin soy bakımından Gül Baba’ya dayandığını biliyoruz. Ayverdi kitaplarında Gül Baba’ya dair birçok cümle bulabiliriz. Gül Baba Balkanlar’da ve Anadolu’da Türk-Müslüman ahlakını, adaletini, gaza ve cihat ruhunu hatta sanatını tesis eden bu anlamda ocaklar yakanlardan biri olarak niceleri gibi Türklüğün adını altın harflerle gönüllere yazmışlardır. Samiha Ayverdi; “Türk tarihinde Osmanlı asırları adlı kitabında Gül Baba türbesini anlatırken Evliya Çelebi’den şöyle nakleder; “Horoz kapısı dışında Veli Bey Ilıcası yanında bağlı, bahçeli bir bayır üzerinde mamur bir tekkedir. Dervişleri gazaya giden sülehâ-i ümmettir. Kış ve yaz, meydanlarında günâgûn şamdan, çerağ, kandiller, gülebdanlar ve buhurdanlar bulunur. Bu tekke, Gazi Mihalzadelerin hayratı olup âyende ve revendeye nimet-i nefisesi mebzuldür. Bizzat Gül baba çimenlik ve çiçeklik içre, kurşun örtülü bir kubbede medfunfur.”

Merzifon’dan çıkarak dört padişahın ordusunda dervişleriyle beraber sefere iştirak eden, iman ve irfaniyle olduğu kadar, kanı ve canı ile de vatana hizmet etmiş bir Gül Baba’nın türbesidir açılışı yapılan. Ebusuud Efendinin imamlığını yaptığı, Avrupalının Muhteşem Süleyman adını taktığı Sultan Süleyman’ın namazına katıldığı bu cenk erinin ölüsü hala nazlı Budin’in topraklarında sırlı bir kilit gibi bekler durur demiş Samiha Ayverdi. Acaba bu sır Sayın Cumhurbaşkanı’nın açılışı yapmasıyla açığa çıkar mı? Yeniden Türk’ün şahlanışı başlar mı? Hikmet ve irfan tahtında varlığımızın uyanmasını dileyerek Gül Baba’nın ruhuna Fatihalar gönderiyoruz.