ONLARIN BAYRAMI ŞEHADET

Ümit G. CEYLAN 06 Haz 2019

Her an dil ile şehadet ediyoruz. Artık öyle bir hal alıyor ki bu, farkında olmadan ağızımızda sözcükler kendiliğinden dökülüveriyor.

BAYRAM DA GİDİYOR

Bir avunacak sığınacak bayramımız vardı. O da elveda diyor bugün bize. Öksüz bırakacak bizi Kurban Bayramı’na kadar. Sonra ver elini yine dünya telaşı; kavgalar, savaşlar, hırslar… Her aldığımız nefes, anın kıymetini hatırlatsın diliyorum. Bu bayramda en büyük duam bu. Anın kıymetini bilmek istiyorum. En büyük sıkıntımız bu değil mi? Namazı kılarken bile bir sonraki işi düşünüyoruz. Hep bir adım sonrası veya yarın ne olacak endişesi ile kıvranıp duruyoruz. Odaklanamıyoruz. Düşünemiyoruz. Anı kaçırıp duruyoruz. Bu demektir nefes alamıyoruz.  Diğer bayrama kadar inşallah nefes almanın kıymetini öğreniriz. Bu da geçer ya hu diyen ecdad işin sırrını nasıl da biliyormuş. Geçecek olan o kıymetli anın keyfini bilsek. Hatta acılar içindeki o andan bile bir ders çıkartabilsek. Her şeyin o anın içinde gizli olduğunu anlasak. İnşallah. Hayırlı Bayramlar.

ONLARIN BAYRAMI ŞEHADET

Her an dil ile şehadet ediyoruz. Artık öyle bir hal alıyor ki bu, farkında olmadan ağızımızda sözcükler kendiliğinden dökülüveriyor. Arka arkaya tekrarlayarak yol alıyoruz çoğu zaman. “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” adı üstünde kelime-i şehadet ediyoruz. Kelimelere tanıklık ediyoruz. Ama nasıl?

Tanıklık eylemi

Görmediğimiz bir şeye, hatta görsek bile kalp tasdik etmedikçe tanıklık etmiş olabilir miyiz? Böyle bir tanıklık meşru olabilir mi? O halde kalp tanıklık halimizi de onaylayacak ki akıl doğru karar vermiş olsun. Hepsi elbette bir bütünü bir tevhidi anlatıyor bize. Tanıklıklarımızın, duygularımızla harmanlanıp, akıl süzgecinden geçirmemiz gerektiğini anlatan bir bağlantı meselesidir gerçek anlamdaki şehadet. Oysa günlük hayatımızda nelere şahitlik ediyoruz ama kelime şehadet gibi sadece dil ile ikrar edip geçiyoruz. Bunun dedikodudan ne farkı var? Öyle değil mi?

Görmediğim Allah’a inanmam

Hazreti Ali’ye Allah’ı gördün mü sorusuna verdiği çarpıcı cevap olan “Görmediğim Allah’a inanmam” şeklinde de çevrilen bu cümle üzerine kitaplar yazılabilir. Bunu Yavuz Sultan Selim’in ölüm döşeğindeyken hekimbaşının “Allah’la olma vakti gelmişti Sultanım” demesine karşılık Yavuz Selim’in sen beni kiminle sanıyordun ki diye cevap vermesi arasında aynı iman ve şehadet vardır. Hazreti Ali’nin görme halinin, sadece kafa gözüyle görmenin Allah’ı idrak etmedeki kifayetsizliğini anladığımız bu cevapta asıl şehadetin kalple olduğunu yani kalp gözüyle görmenin gerçek şehadet olduğunu bize anlatıyor. Her vesile dil ile ikrar ettiğimiz kelime-i şehadete kalbimiz mühür vurmadığı sürece, şehadetin kuru bir ezberin içinde kendimizi tekrar etmekten öteye taşıyamayacaktır. (Tabii burada nasıl bir kalp dediğinizi duyar gibiyim. Bu konuya da zaman zaman değindik. Eski yazılara bakılabilir)

İnanan yalnızlar

Şehadetten maksat Hak’ın her yerdeki veçhini görebilmek, idrak edebilmek ve en önemlisi de herkesteki farklı inanma tecellilerini tevhid dairesi içinde görebilmektir. Herkesi aynı şehadet içinde görmek isteyen kişiler yalnız kalıyorlar. Her yerde Allah’ı görmek dediğinde kocaman bir “Haşaaaa o da ne demek” diyorlar sonra halktan kopuk yapayalnız bir inanmaya sürükleniyorlar.

Şehadetin kahramanları

Kelimeyi Tevhid’deki şehadeti aracısız, perdesiz her an o tanıklığa koşanlar hiç şüphesizdir ki Mehmetçiğimizdir. En güzel örnek Türk askeridir. Görmediği bir davanın peşinden gitmeyecek kadar onurlu olan bu kutlu zaferin tanıkları elbette onlardan başkaları değildir. Arkasına bile bakmadan, tüm sevdiklerini Allah’ın birliğine, davasına gözünü kırpmadan o tanıklık ettiği anı yani şehadeti defalarca yaşamak için şehadete koşarlar. O yüzden Müslüman Türk askeri için ‘bir ölür ama bin dirilir’ denilir. Yani şehadet sancağını devir alan Yüce Türk milletinin askeri bitip, tükenmez. Çünkü Allah’ın tecellisinin bir sonu yoktur. Bu tecelliye tanıklık edebilmeyi bize her an nasip etmesi niyazıyla bu yazıyı Yüce Türk askerine ithaf ediyorum. Bayramın gerçek tanıkları oldukları ve şehadetin bir bayram olduğunu bize halleriyle gösterdikleri için Allah onlardan razı olsun.

ÇOCUK GÜLERSE BAYRAMDIR

Hangi bayram gözümüzde tüter? Kendi gülmelerimi, sevinçlerimi başka çocuklarda gördüğümde hatırlarım bayramların güzelliğini. Yoksa bayram gelmiş neyime! El öpecek anne, baba göçmüş gitmiş. Kardeşlerin biri bir diyarda, diğeri başka alemde. Bayramı çocuklar yaşar, doyasıya. Onların ruhuna biçilmiştir bayramlar. Savaşın ortasında bile çocuklara gelir bayramlar sarıp sarmalar sevincin kuşağı. Oysa biz büyükler bayramları gülen çocukların yüzünde ararız. Çocuklar da olmasa bayram gelmiş neyime!

KINAYIN BENİ

Unutuyordu artık, ocak açık mı kapalı mı, yemeğe tuz attı mı atmadı mı, kapıyı çekti mi çekmedi mi, anahtarı aldı mı almadı mı ? O kadar çok unutuyordu ki bazen neyi unuttuğunu bile unutuyordu.

Akşamdan titreyen elleriyle misafirleri için sardığı dolmayı, hatta dolma sarıp sarmadığını bile unutmuştu. Arife gününe has saçını kınalayıp yattığını bile unutmuştu. Şimdi haliyle görüp hatırlayacak vakti gelince hatırlayıp yıkayacaktı.

Uyumuştu, o kadar çok uyumuştu ki; güneş tepeyi dolandığı vakit, kapının sesiyle uyandı. Küçük kızı çoluk çocuk kapıda duruyordu. Şaşırmıştı bu saatte onun işte, çocukların da okulda olması lazım geliyordu, ama öyle değildi...

            Eyvahlar olsun şimdi bugün bayram mıydı? Şimdi de bayramın bugün olduğunu mu unutmuştu? Essahtan bayram mıydı?

            Gülüştüler... Neticede bayram günü oruca niyet etmişti. İlk işi kızının gülerek uzattığı hurmayla orucunu açmak oldu.

            Üstün körü bağladığı tülbentinin altından kuruyan kına parçaları dökülüyordu ardı sıra. Tek dişiyle, hala unutmuş haline gülerken, cildindeki tüm çizgiler, bir güzel, bir mübarek ömrün de üstünden geçip gittiğini gösteriyordu.

            Unutuyordu arka mahallelerde saçlarına yıldız düşmüş bir kadın ne kadar yaşadığını...

            Bir hatırası vardı bende fukaralığın, sefaletin içinde yaşadığı köy zamanlarından, iğnenin kul hakkı sayıldığı zamanlardan kalma bir bildiği vardı. Bir iğnelik vermişti bana bilmişti yüreğimin yara tutan yerini.

            Bu bayram başka bir şey yapmıştı, aylarca gece gündüz diktiği iğnelikleri evine gelen misafirlerine dağıtacaktı. Evine gelen en küçük misafirine bile sultan sofrası hazırlayan bu merhametli kadın seksen yıllık ömründen bir parça dağıtacaktı.

            Şaşırdım; “senden sonra çok kıymetli oldu iğneliklerim, herkes istedi, yavrum bi tene daha al” dedi... Aldım, kabul ettim...

Bu bayram yine evi ocağı doldu doldu taştı, imrendim...

            Bildiği en mübarek hazırlık, geceden kınaladığı saçlarıydı, hazırdı bayram öğlenine bir bayram güzelliği sarmıştı, nurlanmış yüzünü...

“Şeker de al yavrum emmeli şeker” diyordu... Kendini bir pakete sarıp ikram ediyordu bana, demek ki unuttuğu o çocukluk çağlarında en çok cam şekeri seviyordu.

Şekerimi de aldım, ama ondan aldığım öyle bir şey vardı ki, bir ömür unutturmazdı kendini, attığım adımda, aldığım nefeste hatırı ve hakkı vardı...

Merhamet...

            Vedalaştık, gitmemi istemiyordu. Konuşup konuşup ağlıyorduk, “az daha otur yavrum künde mi geliyorsun?” diyordu. Gidiyordum ama içimde ne kadar çok olduğunu, aslında gitmeyip hep onda kaldığımı ben biliyordum..

“Beni kınayın... Beni kınayla karın... Beni tüm ihtiyar ve unutan yaşlı kadınların, ipek beyazı saçlarında, bayram sabahlarına, lal bir ışıltı olarak yayın, beni kınayla anlatın.

            Yüreğimin süngerine bildiğiniz tüm iğneleri batırın, size bir şey kalmasın...

            Bayramınız mübarek, bayramınız bayram olsun... Emme emmeli şeker de olsun!

BAYRAMLIK RÜYASI

Konfeksiyonun bu derece yaygın olmadığı zamanlarda, insanlar tek tipleşmeden evvel herkes terziye kıyafet diktirirken bayramlarda başkaydı. Bayramlık kıyafet almanın yine de zengin, fakir herkes için heyecan vesilesi olduğu dönemlerde değiliz. Zira neredeyse senenin her günü indirim olan mağazalarda iyi kötü bir şeyler alınabiliyor. Reklamlar insanı sürekli alışverişe teşvik etmediği, etse de tüketim yerine ihtiyaca binaen alışveriş yapıldığı o günlerde yeni bir kıyafetin heyecanı uzun sürerdi. Şimdi bir giysinin çocuk nazarında bir iki günden fazla hükmü kalmadı. Çocukların kaçı bayramlık rüyası ile Ramazan ayını bekliyor ve o güzel hülyayla bir yılı geçiriyor? Her şeye kolay ulaşılabilir olması heyecanı da alıp götürdü. Bayramlıkların yerine gelen heyecanların ise bir değeri yok. Sürekliliği ve anlamı olmadığı gibi yarının insanına vereceği bir ufku da yok. Yeniden değerlerimizi tesis etmenin yollarını bulmalıyız. Yeniden, köklerimizden can suyunu çekip bugünün nesline heyecan verebilmeliyiz.