ORDU İÇİNDE ORDU

Osman ATAMAN 06 Eyl 2016

Osmanlı tarihinin son dönemini okurken karşınıza Almancı paşalar, İngilizci sadrazamlar, Fransızcı aydınlar gibi kavramlar çıkar.

Osmanlı tarihinin son dönemini okurken karşınıza Almancı paşalar, İngilizci sadrazamlar, Fransızcı aydınlar gibi kavramlar çıkar. Adeta Osmanlı’dan yana olan yoktur. Uzun süren mağlubiyetler ve çöküş dönemi, çareyi birilerine yaslanmakta görmeyi doğal hale getirmiş neredeyse. Tabii ki bu kendi kendine de olmuyor. Adı geçen ve geçmeyen devletlerin, çeşitli yollarla bu coğrafyada ön almak için yönetim kadrolarını enterne etmesi şaşılacak bir şey değil.

Belki kimi devletin gerçekten kurtuluşunu herhangi bir başka devlete yaslanmakta görüyor, kimileri de para ve makam vaatlerine kanıyor. Sonuç? Hepimiz biliyoruz. Peki, sonra ne oldu? İmparatorluk yerini Cumhuriyet’e bıraktıktan sonra, yerlilik ve millilik değer ve kavramları yerleşti ve başka bir devlete dayanmacı, yaslanmacı unsurlar yok oldu mu? Maalesef. Siyasi mücadelenin aktörlerine baktığımız zaman, kimin nereye yakın olduğu tartışmaların vazgeçilmezidir. Almanya’ya yakın olmak, İngiltere tarafından sevilmek, Amerika ziyaretleri vs.

Belki “uluslararası ilişkilerin gereği potasında” iyi niyetle bakmak mümkün olabilir ama bu bakış açısının gerçekçiliği her krizde tartışılır. Bugün en vahim olanını yaşıyor ve tartışıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinde kaç ordu var? Bir büyük ihanet çetesinin ordu içinde ordulaştığını çok acı bir tecrübeyle yaşadık. Peki başka? Düne kadar rejimin bekçisi Kemalist bir ordu resmi geçerliydi hepimiz için. Demokratik değerlere bağlı kalmalarını umar, darbe düşünmemelerini yeterli görürdük.

Her ne kadar kendi aralarında NATO’cu, Avrupa’cı vs. gibi ayrışmaları konuşulsa bile, Cumhuriyet’in kurucusuna ve değerlerine bağlılıkları ordunun olmazsa olmazı ve asgari müştereği olarak öne çıkıyordu. Öyle değilmiş. Bu sarsılmaz duvar ve ayıklayıcı filtre, basit takiyelerle aşılmış. “Kavun değil ki koklayasın” denemez bu noktada. Yani bir adamın alkol alması, namaz kılmaması, eşinin başının açık olması gibi üç temel kritere sığınarak insanları kategorize etmek kolaycılığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ciddi bir zaafa uğratmış bulunuyor. Hâlbuki vatana-millete bağlılık ve liyakati es geçerek, şekilsel bir filtreyle koskoca hayati bir yapıyı idare etmek, bütün askerlerin acilen özeleştirisini zorunlu kılıyor.

Şu basit sorunun sorulmamış olması veya cevapsız kalması yakışıksızdır: “Eşinin başı kapalı, içki içmeyen ve hatta namaz kılan bir subay Atatürkçü olamaz mı?” İlker Başbuğ’un kitabındaki ilginç değerlendirmeler arasında bu sorunun da cevabı olmalıydı. Alınan tedbirleri endişeyle karşılayan İlker Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin “sivil vesayet” altına alınmak istediğinden bahsederken, özeleştiriyle birlikte çareler konusunda herkesin kabul edebileceği öneriler sunmalıydı. “Vesayet kendini yönetemeyen bir kuruma vasilik yapmaktır. Asker kendini idare edemiyor diyerek, askeri şûrayı değiştiriyorsunuz, 4’ü 8 yapıyorsunuz, Milli Savunma Üniversitesi kuruyorsunuz. Bunları sivil vesayetin tesisi olarak görüyorum.”

Başbuğ’un bu ifadesinde hala “biz haklıydık, yanlışı biz yapmadık” düşüncesinin izleri var. “Sivil vesayet” görüşünde haklı bile olsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kırk sene önce sızmaya başlayan bu yapının yıktığı duvarların yanlış örüldüğünü söylemesi ve çağdaş modern bir ordu için ışık tutması daha yararlı olurdu. Allah’tan milletin ordu olması, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zafiyetini tolere etti. Ama hep “milletten” beklemek ayıp olur.