ÖZEL SEKTÖR İÇİN TEKNOLOJİ YATIRIMI LÜKS HARCAMADIR!

Bundan önceki iki yazımda Romer ve Nordhaus'a yönelik eleştirilerimi yazmıştım. Tabii ki, bana da bazı geri dönüşler oldu.

Olumsuz yöndeki eleştiriler iki noktada toplanıyor: “Hocam, siz ‘Teknolojiye yatırım yapmayalım, yeni çağın yeni insanını yetiştirmeyelim. Nasıl olsa bizde para yok, bizim yetişmiş elemanları da yabancılar kullanacağına hiç yetişmiş elemanımız olmasın, daha iyi!’ mi diyorsunuz? Böyle kalkınamayız ki?” İkincisi ise şu yönde: “Hocam bütün dünya yenilenebilir enerji kaynaklarına yöneliyor, siz hala Türkiye’yi nükleer enerjiye mecburmuş gibi gösteriyorsunuz. Sanki Rusların savunuculuğunu yapıyorsunuz.” Bu sorular genelde meseleyi tam anlayamadan veya yazıları yarım yamalak okuyarak sorulmuştur. Ben ne demek istiyorum? Yeni bir insan tipi yetiştirmeyelim, eğitim sistemini “eski hamam eski tas” götürelim, teknolojiye para ayırmayalım, hava kirliliği yaratan enerji tüketimine tam gaz verelim mi diyorum? Hayır…

Ben diyorum ki, dünyada hakim olan iktisat okulları teknolojik gelişmenin içsel olduğunu söylemekte haklılar. Zaten inovasyon denen olgu şirket yatırımları ile gerçekleşir. Ancak bu adamların söylediği şey, eğer yetişmiş insanınız varsa ve girişimcilerin önünü açıyorsanız, kapitalist sistemin sizin hızla büyümenizi sağlayacak olduğudur. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde dış ticari ve dış mali liberalleşme reformları ile özelleştirme bu yaklaşımlarla teşvik edildi. Dış dünyadan verilecek krediler ki, bu kredilere gelişmekte olan ülkelerin çok ihtiyacı vardır, bu reformlar şart koşularak verildi. Milli devletin milli eğitim, milli teknoloji, milli sanayi, milli tarım politikaları olmasın, işgücü sigortasızlaşsın ve sendikasızlaşsın, sosyal hizmetler sınırlansın, denildi. Eğer bunlar olursa özgür girişimciler teknolojik yenilik yapacak, bu teknolojik yenilikler de hızlı büyümemizi sağlayacak, denildi. (Bizde bütün bunlara, “Türk Bayrağını değiştirelim, Türk Milletini yasaklayalım, Apo’yu Doğu’ya Paşa yapalım!” önerileri de eklendi, DMD.) Bunlar bizde ve bizim gibi ülkelerde en temel slogan oldu. 20 yıllık perspektifte bakıldığında, Brezilya, Arjantin, Polonya, Hindistan, Güney Afrika, Türkiye gibi gelişmekte olan ve bu sözde “medenileşme projesini” uygulayan ülkeler, kişi başına üretim kapasitesinde ve teknolojik düzeyde önemli bir değişim sergilemediler. Sadece yabancı firmaların kendi yüksek teknolojili mallarını satması sebebiyle (bu da cari açığı ve dış borcu arttıran bir etkendir, DMD.) bu ülke vatandaşlarının tüketim teknolojisi (!) yükseldi. Ancak bu üretim kapasitesinde teknoloji menşeli artışa değil, kişi başı dış borçta artışa neden oldu.

“Hocam, o zaman teknolojik gelişmeyi ne belirliyor?” İsterseniz bu soruya cevap verelim. Teknolojik gelişme için gerekli kaynaklar şunlardır:

-          Kişi başına fiziki ve mali sermaye stokunun yüksek olması: Yani bir ülkede teknolojik yatırımın hem zamansal hem de finansal maliyetinin altına girebilecek büyüklükte firmaların bulunması ve bununla birlikte, finans sektöründe yüksek hacimlerde birikmiş tasarruf bulunması.

-          Ülkede kişi başına beşeri sermaye stokunun yüksek olması: Yani ortalama kişi başına eğitimin minimum sekiz sene olması, bununla birlikte, eğitimin niteliğinin esnek üretim sistemi ve yeni teknolojiler gereğince daha yaratıcı ve özgürlükçü olması.

-          Üniversitelerde bilimsel gelişmeye yönelik bir yüksek öğretim yapısının bulunması: Yani üniversitelerde araştırma ve geliştirmeye daha fazla kaynak ayırılması, bir ülkenin her ilinde üniversite açıp herkesi üniversiteli yapmak hedefi yerine özellikle sahada ara eleman olacak tekniker eğitimine daha fazla yer verilmesi, üniversite yönetimlerinin özerk olması, akademik atamaların “emniyet ve sadakate göre” değil “ehliyet ve liyakate göre” yapılması.

Pekiyi bunlar gerçekleşirse teknolojik gelişme sağlanır mı? Teorik olarak, evet. Ama Romer ve sair Yeni Klasik iktisatçıların gözden kaçırdığı veya ihmal ettiği iki nokta bulunmaktadır:

İlki, tarihsel verilere baktığımızda, büyük teknolojik paradigma değişimlerinde, savaş sanayi bir lokomotif gibi başı çekmiştir. Örneğin NASA’nın uzay programları ve PENTAGON’un nükleer silah geliştirme çalışmaları olmasaydı, bugün ne cep telefonunu ne interneti ne de endüstri 4,0’ı konuşuyor olurdunuz.

İkincisi ise, uluslararası serbest ticarete ve uluslararası sermaye hareketlerine açık ekonomilerde uluslararası piyasaların belirlediği işbölümü gelişmekte olan ülkelerde daha düşük teknolojili ve daha düşük katma değerli sektörleri, gelişmiş ülkelerde ise daha yüksek teknolojili ve daha yüksek katma değerli sektörleri öne çıkarmaktadır. Yani işleri piyasaya bırakırsanız, uluslararası fonlar bizim gibi ülkelerde montaj sanayine, düşük teknolojili emek yoğun sektörlere giderken, gelişmiş ülkelerde ise yüksek teknolojili sektörlere gitmektedir. Dolayısıyla gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında zaten büyük olan teknoloji farkları artmakta, makas kapanacağına açılmaktadır.

Göz ardı edilen bu iki konudan, netice olarak, ne çıkmaktadır? Küçük ve orta boy özel sektör firmaları için teknoloji yatırımları lüks harcamalardır. Ölçekleri büyümedikçe, dev firmalar haline gelmedikçe harici destek olmadan teknoloji yatırımı yapamazlar. Öyle serbest piyasa, özgür girişimciler yolu ile teknoloji meknoloji gelişmez. Her milli devlet, kendi jeo-stratejik ve iktisadi çıkarları için birbiriyle eşgüdümlü sanayi, teknoloji, eğitim, dış ticaret ve enerji politikaları uygular. Eğer serbest ticaret teknolojik gelişmeyi engelleyecek mahiyette ise, o takdirde, stratejik ticaret ve stratejik sanayi politikası uygular. Bu uğurda uzun dönem hedefler belirler, bu hedeflere yönelik planlamalar yapar. Milli eğitim politikaları hedeflenen ekonomik gelişmenin ihtiyaç duyduğu nitelikli insanları yetiştirmek için planlanır. Bu planlara sadece kamu değil özel sektör de uymak zorunda bırakılır. Bizim medeni dediğimiz Batı ülkeleri bu şekilde yönetilir. Yani, aslında, ders kitaplarında anlatıldığı gibi, Romer’ın kendi masal aleminde varsaydığı gibi, teknolojiyi kendiliğinden geliştiren bir serbest piyasa ekonomisi yoktur, devletlerin jeo-stratejik planları ve özellikle savaş sanayiinde dev yatırımları ile bunlarla eşgüdüm halinde dev küresel firmaların yatırımları vardır. İşte, gelişmekte olan ülkelerin, böyle bir stratejik planlı ekonomisi olmadan, aksine mevcut kamu kurumlarını da tasfiye ederek varacakları nokta Batı mal ve hizmetlerinin satıldığı dev bir AVM olmaktır.

Türkiye ne yapmalı? Bunu da Cuma’ya bırakalım…