PARA İLE MUTLULUK

Parayı, araç olmaktan çıkarıp amaç haline getirdik. Zengin olduk ancak mutlu olmayanlarımız giderek artıyor.

Dolayısıyla “Para ile mutluluk olmaz” sözü, daha bir anlamlı hale gelmiştir. İnsanın, mal, mülk ve özellikle para ile imtihanı yeni olmamakla birlikte varlıkla mücadele, günümüz insanını ciddi düzeyde zorlamaya başlamıştır.  

 İnsan; çeşitli ihtiyaçları olan bir canlıdır. Amerikalı ünlü psikolog Maslow, ihtiyaçlarımızı bir piramide benzeterek sıralamıştır. Buna göre piramidin tabanında yeme-içme, barınma, çoğalma gibi temel fizyolojik ihtiyaçlar yer alır. Sonra sırasıyla korunmaya yönelik güvenlik ihtiyaçları; iletişim, etkileşim, sevgi gibi ait olma ihtiyaçları; takdir ve saygı görme ihtiyaçlarımız yer alır. Piramidin en tepesinde ise toplum için farklı bir üretim yapma, gerçek iç huzuru yakalama, moral ve ahlaki olgunluğu içeren kendini gerçekleştirme yer almaktadır.

Sırrımızdaki Mana

İhtiyaçlarımız, bedenin görünen somut ihtiyaçlarından ruhun görünmez mana ihtiyaçlarına doğru sıralanmaktadır. En tepedeki kendini gerçekleştirme ihtiyacı, aslında bin yıllardır, kutsal kitapların, peygamberlerin, filozofların ve bilim insanlarının dile getirdikleri olgun bir insanın kendini bilme ihtiyacıdır. Zira kendini bilen, kendi gerçeğinin farkında olan, kendi sırrındaki manaya doğru yol alan insan, benliğini aşıp başkalarına yönelir. Cansızları, canlıları, insanları dert edinir ve onlar için bir şeyler üreterek kendini gerçekleştirmeye çalışır. Böylece bu sonsuz evrendeki varlığının hakkını vermiş, yeryüzünde bir iz bırakmış olur.

Sorun şu ki insanlık tarihi boyunca olduğu gibi bugün de kendimizi gerçekleştirmemizi sağlayacak anlam arayışımızın en önemli engeli, varlık ve onu temsil eden paradır. İlk insanlar, ihtiyaçlarını gidermek için mal mübadelesi yapardı. Örneğin ihtiyaç olan kömürü ve patatesi almak için eldeki buğday, pamuk gibi ürünler verilirdi. O dönemdeki ekonominin temel dayanağı ihtiyaçların giderilmesine yönelik takas yöntemiydi.

Batı Anadolu’da yerleşik olan Lidyalılar, M.Ö. 7. yüzyılda ilk madeni parayı bastılar. O günden beri para, hayatımızda en önemli rolü oynayan nesnedir. Sanayi devriminden nasibini alan para, kâğıda basılarak sembolik bir değere dönüştü. Bilgi toplumuna geçişle bilgiye dayalı süper sembolik para olarak kredi kartları hayatımıza girdi. Öyle görünüyor ki yakın gelecekte sanal paralar, sanal ceplerimizi süsleyecek.

Kaliforniya Sendromu

Egemen güçlerin ve kapitalizmin etkisiyle bir tüketim aracına dönüştürülen insan, gerçekten ihtiyacı olanları tüketmenin ötesine öylesine geçmiş ya da geçirilmiştir ki ruhsal ihtiyaçlar gölgede kalmış adeta unutulmuştur. Bu tablo, psikoloji literatüründe Kaliforniya Sendromu olarak yer almıştır. Para kazandıkça harcayan, harcadıkça tüketen, tükettikçe haz duyan, zevk veren her şeyi iyi gören, eğlenmeyi bir hayat biçimi olarak yaşayan, eğlenmenin verdiği yorgunluğu gidermek için yeni tüketme ve eğlenme yollarının peşine düşen ve tamamen bir kısır döngüye yakalandığımız bir tablodur bu. Tüketmek için yaşamayı, mutlu yaşamak için eğlenmeyi bir hayat biçimine çeviren, çoğu zengin bu bireyler, temel insani değerlerden hızla uzaklaşarak yalnız kalıyor, yabancılaşıyor, bencilleşiyor ve narsisimin pençesine düşüyorlar.

Çünkü mutluluğu, bedenin ihtiyaçlarına indirgemiş, ruhsal ihtiyaçlarını ihmal etmişlerdir. Bunun içindir ki zengin altın yatakları, silikon vadisi, Hollywood ve Beverly Hills ile bilinen dünyanın ekonomi, bilişim, sanat ve turizm merkezi olan Amerika’nın Kaliforniya eyaleti, psikolojik sorunların ve intiharların en çok olduğu yerlerin başında gelmektedir.

Oysaki hayatımızdaki maddi değerler ve özellikle parayı, ihtiyacımız için ve ihtiyacımız kadar kullanmak, âlemin küçük bir parçası olduğumuz bilinciyle anlam arayışının peşine düşmek, soru sormak, yaşamı doğum ve ölüm ile sınırlı algılamamak, aşkın bir gücün varlığına inanmayı günlük davranışlarımıza yansıtmak, kısacası kendimizi bilme ve gerçekleştirme yolunda olmak ve elimizdekini paylaşma ahlakına sahip olmak bizi gerçek mutluluğa ulaştıracaktır.