​PİYON!

Osman ATAMAN 21 Mar 2017

Osmanlının son dönemindeki sadrazamlardan beri devlet adamlarının yabancı bir ülkeye yakınlıkları tarihin kaydettiği ve ilginç bir şekilde doğal karşıladığı bir durumdur.

Osmanlının son dönemindeki sadrazamlardan beri devlet adamlarının yabancı bir ülkeye yakınlıkları tarihin kaydettiği ve ilginç bir şekilde doğal karşıladığı bir durumdur.

İngiliz yanlısı filanca paşa…

Alman yanlısı falanca paşa…

Bir ülkenin yanlısı olmak bu anlamda kendi ülkesinin aczini ve bağımsızlığını yitirdiğini kabul etmekle de eş anlamlı aslında.

Çünkü bağımsız ve güçlü dönemlerde başka bir ülke ile bu kadar yakınlık, ihanet ve sonuçta o ülkenin elinde “Cem Sultan” olmakla sonuç verir.

“E ne yapalım. Şartlar böyle. Ülkemiz zor şartlarda bir yere yaslanmak zorundayız!” bakış açısının işe yaradığı hiçbir zaman görülmemiştir.

Abdülhamid Han gibi milli olmak ve denge siyaseti izlemek başka bir şey. 

Ama Almancı, İngilizci olmak bambaşka…

Sonuçta başka ülkeye yaslanmak, başka ülkenin kucağına düşen devlet adamları eliyle devleti zaafa uğratmış, bu zaafın izleri günümüze kadar da sürmüştür.

Yakın zamanda siyasi geleceklerini endeksledikleri ülkelere muhabbetleriyle öne çıkmış isimleri biliyoruz. 

Yeri geldi bakan da oldular, başbakan da oldular… Halbuki siyasetçi bile olmamaları gerekirken…

Ama oldular.

Öyle ki, iktidara geldiklerinde hamisi bulunan ülkelerin başındakilerin ardı ardına ziyaretleri herkesin dikkatini çekmemiş miydi?

Bu durumu ülkelerin iş birliği olarak görmek safdilliktir.

Bugün de yukarıdan aşağıya yani tabana sirayet etmiş bir durumdur.

“Avrupa’dan vazgeçelim, Ruslar daha iyidir!” yollu cümleler, ezikliğin ve kendine inançsızlığın eseridir. 

Veya “Avrupa’dan vazgeçemeyiz!” iddiası da…

Tepedekilerin ihaneti, milletin ferasetine bulaşmış adeta!

Biz bizi nasıl tarif ediyoruz ve nereye koyuyoruz ki, bizden başka herkes bizden daha önemli?

Türkler binlerce yıllık tarihinin hangi döneminde “küçük”lüğü kabul ederek var olabilmişlerdir?

Bizim elbette bir duruşumuz olmalı.

Olmamız gereken yer bulunmalı.

Neyi nasıl yapacağımızı da kendi menfaatlerimiz belirlemeli.

Dolayısıyla Alman ne der, İngiliz nasıl bakar, Rus nasıl karşılar bizim meselemiz olmamalı.

Anadolu coğrafyasında ve büyüklüğümüzün hinterlandında bizim için iki tercih var.

Ya güçlü olur, oyunu biz kurarız.

Ya da piyonluğa razı oluruz.

İkisinin arası yok. 

Bu gerçeği kabullenip, stratejimizi buna göre belirledikten sonra ister sağcı olalım ister solcu fark etmez.

Çünkü o andan itibaren yerli ve milli olmayı başarabilmişiz demektir.

Bunu başardıktan sonra tartışılacak tarz-ı siyaset ise teferruattan ibarettir.