RUSYA-BATI DİYALOĞU VE ERMENİSTAN-TÜRKİYE GÖRÜŞMESİ

Batı ve Rusya arasında süregiden anlaşmazlıkların gerçek bir çatışmaya doğru evirilmesi korkutucu ve maliyetli olduğundan kimi zaman bu ilişkileri dondurma, küsme-küstürme halleri siyasi pazarlığının bir parçası olarak da kullanılıyor.

Geçtiğimiz hafta dış pencereden baktığımızda gördüğümüz art arda gerçekleşen Rusya Batı görüşmeleriydi. Görüşmeler Kırım’ın ilhakından itibaren donan, güç kullanımını tetikleyen çeşitli krizlerle diyalogsuzluk noktasına taşınan Rusya-Batı ilişkileri için sonuçtan bağımsız önemliydi. Batı ve Rusya arasında süregiden anlaşmazlıkların gerçek bir çatışmaya doğru evirilmesi korkutucu ve maliyetli olduğundan kimi zaman bu ilişkileri dondurma, küsme-küstürme halleri siyasi pazarlığının bir parçası olarak da kullanılıyor. Ki biliyoruz bir süredir ABD-Rusya diyaloğu Başkanlar düzeyindeki zirveler çerçevesinde sürüyor, bu da Rusya-ABD ikili ilişkileri Avrupalıları geride bırakıyor serzenişlerinin oluşmasına neden oluyordu. Bu serzenişlerin Moskova tarafından köpürtüldüğü de bir gerçek.

Rusya’nın talepleri ve AB/Avrupalıların marjinalleşmesi

Hatırlanacaktır, Rusya geçtiğimiz ay, biri ABD, diğeri NATO’yu muhatap alan iki metin yayınlamış ve bazı güvenlik garantileri talep etmişti. Bu metinler NATO caydırıcılığını yani Avrupa güvenliğini etkileyecek talepler içerse de Kremlin, gerçek pazarlık muhatabının ABD olduğunu hissettiren bir tutum takındı. Örneğin, AB Dış ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Borrell’in ABD-Rusya görüşmelerine taraf olma isteği Rusya ve ABD tarafından görmezden gelindi. Dolayısıyla Avrupa’da AB’nin Rusya ile ilgili görüşme ve pazarlıklarda marjinalleştirildiğiyle – üstelik bunun AB’nin Beyaz Rusya’ya dönük yeni yaptırım paketlerini tartıştığı bir dönemde gerçekleştirildiğiyle- ilgili kimi doğru, kimi abartılı pek çok yorum yazıldı. Dolayısıyla 9-10 Ocak Cenevre görüşmeleriyle başlayan diplomasi sürecinin Avrupalı aktörleri de içeren NATO-Rusya (12 Ocak) ve AGİT (13 Ocak) görüşmeleriyle sürmesi önemliydi. Ancak tabi bu AB’nin Avrupa güvenliği ile ilgili konularda marjinalleştiği görüntünün ortadan kalkmasını sağlamıyor, Avrupalı aktörlere sadece NATO ve AGİT bünyesinde söz veriyor. Rusya’nın bu yolu amacından bağımsız seçtiğini düşünmemiz de hata olur. Sonuçta Rusya’nın görüşmelerin özü olması adına yayınladığı her iki belgede de beklentinin yumuşak bir etki alanları paylaşımı olduğu açık. Bu konuda ne kadar ciddiye alınacağını, Moskova ABD nezdinde ve Avrupalılar nezdinde gerçekleştireceği ikili temaslarda daha net görebileceğini düşünüyor.

Amaç ne?

Peki Rusya ne amaçlıyor: Rusya’nın bir yeni Yalta istediği, yani bir etki alanları paylaşımı istediği pek çok kişi tarafından dillendiriliyor. Putin’in yaptığı muğlak kırmızı çizgi konuşmaları da bu isteğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Aslında Rusya’nın sunduğu iki belgeye de baktığımızda Soğuk Savaş yıllarından ziyade 1990’ların başına geri döndüğümüzü düşünebiliriz. Rusya’nın kendi içerisinde bitmeyen güvenlik sorunlarıyla boğuştuğu bu yıllar Moskova için, NATO’nun genişlediği alanda konuşlanacak daimî güçlerinin ve “açık kapı politikasının” sınırlandırılması tartışmalarıyla geçmişti. Rusya’nın istediğini alamadığı bu hikâyenin sonunu biliyoruz: Avrupa güvenliğinin norm kurucu kurumları (hem NATO hem de AB) doğuya doğru genişledi. Rusya’nın 1997’de NATO-Rusya Kurucu Senedi ile ilgili pazarlıklarda Batılı muhataplarından aldığı, NATO’nun yeni üye devletlerin topraklarında daimî muharip güç ve nükleer silah konuşlandırmayacaklarına dair söz ise 2014 sonrasında Doğu ve Merkezi Avrupa ülkelerinin hissettiği güvensizliğe binaen ortadan kalktı. Dolayısıyla görüşmelerde Rusya’nın 1997’deki pazarlık noktasına geri dönmeyi önerdiği, böylece aslında sadece yumuşak bir Yalta istediği de söylenebilir. Bu noktada geçtiğimiz haftaki görüşmeler Rusya’nın teklifinin ciddiye alınmadığı, daha ötesi, belirsiz bir ültimatom olarak okunduğunu gösteriyor.

Tedirginlik devam ediyor

Öncelikle 1997’deki pazarlık Batılar tarafından güçsüz ama özellikle silahsızlanma rejimleri gibi küresel çıkarlara çapalı tutulmak istenen bir Rusya ile yapılmıştı. Dolayısıyla Rusya taleplerinde orta menzilli nükleer güçlerle ilgili maddelerle bu eski ruhu Batılı muhataplarına hatırlatmak istiyor. Ancak biliyoruz ki bugünkü Rusya, Ukrayna’ya yönelik işgal tehdidini hem sahadaki varlığıyla hem de söylem düzeyinde sürdürebilen bir Rusya. Dahası Rusya’nın istediği güvenlik garantilerinde Avrupa sınırları için endişe yaratan Rus kuvvetlerinin yeniden konuşlandırılması ile ilgili bir şey dillendirilmiyor. Zaten Kırım’ı ve Kerç Boğazını kontrol altında tutan Rusya’nın Karadeniz’de kapattığı, kontrol altında tuttuğu alanları terk etmesini beklemek çok gerçekçi değil. Dolayısıyla Batıklar ve Kuzey Avrupa üzerindeki baskının da devam etmesi beklenebilir. Kısaca Batı için, 2014 öncesine dönmek ve NATO’nun güçlendirilmiş caydırıcılığından vazgeçmek çok zor. İşin sadece askeri boyutu yok. NATO ortak ve partnerleriyle bir arada çalışabilir olmayı en çok açık kapı politikası sayesinde sağlıyor. Sonuçta bu siyasi ilke de NATO caydırıcılığından bağımsız düşünülemez. Ancak, bu gerçekler Rusya’nın tekliflerinin ciddiye alınmamasının getirebileceği olumsuz sonuçlardan endişe duyulmasını engellemiyor. Rusya 2014’ten bugüne Batı istikrarını rahatsız edebilecek farklı araçlara sahip olduğunu farklı hadiseler üzerinden (kimi zaman mülteciler kimi zaman Bosna’da yürüyen Sırp milliyetçiler kimi zaman sürüncemeye giren enerji projeleri üzerinden) gösterdi. Dolayısıyla bugün AGİT toplantısında Rus temsilci, önerilerin ültimatom olarak alınmaması gerektiğini söylediğinde Batılı muhatapları meselenin sadece öneriler olmadığını, Rusya’nın hareket kapasitesi ve çeşitlendirdiği araçları olduğunu biliyor. Sözün özü, Batı ile Rusya’nın bugün konuşması ve NATO ile ABD’nin Rus önerilerini ciddiye almadıklarını göstermesi beklenen sonuç ama yarın yaşanabilecek krizleri önlemek adına güçlü bir sonuç değil.

Güney Kafkasya’da önemli bir gelişme: 14 Ocak görüşmesi

Bu da gelecek sınamalara hazır olmamız anlamına geliyor. Üstelik bu sınamaların başka bölgelerdeki gelişmeleri etkilemesi de pekâlâ mümkün. Bu bağlamda önemli bir gelişme 14 Ocak’ta yaşandı. Türkiye ve Ermenistan önkoşulsuz normalleşme sürecinin başlaması konusunda anlaşma ile sonuçlanan ilk görüşmeyi gerçekleştirdiler. Hem II. Karabağ sonrası bölgede değişen güç dengesi, hem Rusya’nın da ABD’nin de şimdilik kendi sebepleriyle sürece olumlu bakması, hem Paşinyan’ın elinin son derece sıkışık olması ve böyle bir açılımın getirecekleriyle soluk almak istemesi, en önemlisi de Türkiye’nin süreci Azerbaycan ile koordinasyon içerinde götürmesi görüşmelerin sonucunda gerçekten somut bir ilerleme sağlanması konusunda bize umut veriyor. Bu konuda daha temkinli davrananlar, diaspora etkisinin hafife alınmaması konusunda uyarıda da bulunuyor elbette. Ermeni diasporasının tek bir homojen bütün olmadığı ama varlık sebebini çoğu noktada Türkiye karşıtlığına dayandırdığı bir gerçek. Bunun ötesinde diaspora etkisi diasporanın bulunduğu ülkeler açısından da bir araç. Bugün ABD, Güney Kafkasya’daki varlığını belirli kırmızı çizgiler haricinde uzakta tutuyor ancak Kazakistan’da yaşananlar Batı ve Rusya arasındaki itişmenin ve sınırlandırma girişimlerinin sadece Avrupa ile sınırlı kalmayacağını gösterdi. Belki de bu nedenle Türkiye ve Ermenistan arasında başlayan süreç daha da önemli. Bu süreci 3+3 inisiyatifi ile de beraber düşünmek gerek. Böylece Türkiye bölgede istikrarın kalıcı olması için güvence sibopları inşa etmek istiyor. Dileriz süreçte etkin tüm aktörler, bölge Batı-Rusya çekişmesinin sınama alanı olmadan önce bu fırsatı değerlendirir.