SAHİLE VURAN DAVRANIŞLAR

İşgal altındaki günümüz insanının temel sorunlarından biri, kalbiyle davranışları arasına giren ve çığ gibi büyüyen engellerdir.

“Kalp denizdir, dil de kıyı. Denizde ne varsa, kıyıya o vurur.” Mevlana’nın bu enfes benzetmesi, davranış bilimlerinin temel çalışma alanlarından olan insanın zihinsel süreçleri, kalbi, vicdanı ve davranışları arasındaki ilişkiye yüzyıllar öncesinden dikkati çekiyor.

İşgal altındaki günümüz insanının temel sorunlarından biri, kalbiyle davranışları arasına giren ve çığ gibi büyüyen engellerdir. Öyle engeller ki düşündüğümüz gibi davranmaktan, gönlümüzdekini yaşamaktan, vicdanımıza danışmaktan uzaklaştığımız gibi eylemlerimizin sonuçlarını muhakeme etmekten de uzaklaşıyoruz.

Düşünün ki evde eşlerin ilişkilerinden, iş ortamındaki etkileşime, toplumsal ilişkilerden siyaset ortamına kadar ki her türlü ilişki ve iletişim biçimlerinde gerçekten gönlümüzden geçtiği gibi davran(a)mıyoruz. Etkisi altında olduğumuz ideolojiler, sosyal medya, diziler, yerel ve uluslararası siyaset, sosyal kaygı ve benzerleri; zihinsel süreçlerimiz, kalbimiz ve en önemlisi vicdanımızın önüne geçip davranışlarımızı yönlendiriyor, yönetiyor.

Dijital dünya; kendi zihinsel süreçlerimizin ve fıtratımızın üretimi olmayan duygu ve davranışlara zorluyor bizi. Diğer bir ifadeyle sözlerimiz ve davranışlarımız, biricikliğimizi yansıtmıyor, böylece insan artık kendini temsil edemiyor. Çünkü davranışlarımız, giderek gönül dünyamızın dışından besleniyor. Ve nihayet gönül denizimizde yer alan güzellikler yerine hiçbir süzgeçten geçmeyen malzemeler, dil sahilimize vuruyor. Çöplerin denizi kirletmesi gibi, insani değerlerle uyuşmayan yabancı içerikler, gönül deryamızı kirletiyor.

VİCDANIMIZ İŞGAL ALTINDA

Yeryüzündeki canlı cansız her ‘şey’ gibi insanın da kendisine ait bir fiziki yapısı, iç bütünlüğü, işleyişi ve duygu yoğunluğu vardır. İnsanın aklı ile tüm bunların farkında olması âlemin en nadide canlısı olmasının sonucudur.

 İnsanın temel farkını ortaya koyan aklı ve zihinsel süreçleridir. Bunları zayıflatarak insanı sıradan bir canlı haline getirme çabaları insanlık tarihi kadar eskidir ve temel bir insani sorundur. Ancak sanal yaşama alışkanlığının gerçek hayat alanını daralttığı, insani değerlerin erimeye yüz tuttuğu günümüz ortamında insanın zihinsel süreçleri ve özellikle vicdanı belki de hiç olmadığı kadar işgal altındadır. Oysaki aktif bir vicdan, sevgiyi gönül deryamızın merkezine yerleştirir.

Fromm’a göre bireyin herhangi bir canlı ve yaratık olmakla yetinmemesi onun insan olma yolculuğunun başlangıcıdır. Evet, insanın sadece tüketici olmayı bırakıp Yaratıcı’dan aldığı sırla üretici olması ve eser bırakmasını sağlayan güçlü bir vicdan gelişimi, onun sıradan bir canlı eşiğini aşmasını sağlayacaktır.

Psikolojinin temel kişilik kuramlarından olan psikanalitik yaklaşımına göre kişilik; birbirini tamamlayan üç temel donanımdan oluşur. Bunlar; yeme, içme, korunma, barınma ve üreme gibi tamamen içgüdülerimizin emrinde olan ‘ilkel ben’ (id); ait olma, sevgi, saygı gibi günlük yaşamın sosyal ilişkilerinin koordinasyonunu sağlayan ‘işlevsel ben’ (ego) ve ahlak adalet, vicdan gibi insani ve toplumsal değerlerin merkezi olan ‘üst ben’ (süper ego)’dir. İçinde bulunduğumuz sorun; kaynağını içgüdülerimizden alan ilkel benimizin, dışarıdan müdahalelerle şişirilerek vicdanımızı temsil eden üst benimizin zayıflamasıdır.   

Günümüzde bireylerin ve toplumların yaşadığı çıkmaz; kaynağını kalbimizden ve vicdanımızdan alan değerlerin, davranışa dönüşmesindeki engeller olduğuna göre davranışlarımızın; vicdanımızın süzgecinden geçerek kalbimizin rayihasını ve rengini taşıması, en önemli hedef olmalıdır.  

UYARAN BOMBARDIMANI

Zira dijital çağda karşı karşıya kaldığımız uyaran bombardımanı, davranışlarımızı yüreğimizden koparıyor, bizi vicdanımıza yabancılaştırıyor ve fabrika ayarlarımızdan uzaklaştırıyor. Böylece zayıflayan vicdanımız, başkasını yok saymayı sıradanlaştırıyor, kişisel arzularımızı güçlendiriyor. Bunun içindir ki bugün sergilediğimiz davranışlar, çoğu zaman insan tarafımızı değil, sıradan bir canlı tarafımızı yansıtıyor.

Davranış zincirimizin oluşmasında belirleyici rol oynaması gereken vicdanın, yeniden güçlendirilmesi ve gönülde kuvvetli bir kale olarak yer alması için güçlü aile ilişkilerine, değer odaklı eğitim sürecine, kendini tamamlamak için uğraş veren modellere ve tüm bunlar için de yoğun bir tefekküre ihtiyacımız var. Böyle bir tefekkür ile bireysel bütünlüğümüzü yeniden sağlayabilir, davranışlarımızın kaynağına yeniden vicdanımızı tanımlayabiliriz.

İnsanın; kâinatı bilimsel bir bakışla kavraması, kendi varoluş hikmetine yönelmesi, hayatına anlam yükleme arayışında olması ve nihayet her şeyin sahibiyle sürekli irtibat halinde olması, davranışlarının kontrolünü sağlayacaktır. Sahile vuran sözlerimizin ve davranışlarımızın, gönül deryamızın sesi olan vicdanımızdan gelmesi, olgun insan yolculuğunda mesafe almamızı sağlayacaktır.