SANATIN EKONOMİ POLİTİĞİ - III

Kapitalizmin gelişmesi ve şehirlerde sanayi işçilerinin sınıfı Proletarya'nın ortaya çıkması ile sanat eserleri arz ve talebi de değişmişti.

Kapitalist öncesi çağda, halk sanatı dikkate değer büyüklükte bir sanat eserleri piyasasına sahip değilken, bu piyasa neredeyse tümüyle yüksek zümre sanat eserleri piyasasından müteşekkildi. Eserleri talep edenler yönetici elitler ve yüksek gelir grubuna mensup alıcılar iken, sanatı arz edenler de, yine bu yönetici merkez etrafında toplanmış saray sanatçıları idi. Özellikle 19’uncu yüzyıldan itibaren sanat eserleri piyasaları daha geniş bir alıcı sayısına, dolayısıyla, daha yüksek bir talebe sahip olmaya başladı. Çünkü, sanayi kapitalizminin getirdiği yüksek üretim düzeyi, şehirlerde artan iş bölümü süreci ister istemez orta sınıfların yükselmesine götürecekti. Orta sınıfla kastımız, genel olarak beyaz yakalı çalışanlar – avukat, doktor, öğretmen, mühendis, subay, bürokrat, bankacı, muhasebeci gibi hizmet sektöründeki nitelikli iş gücü – iken aynı zamanda kendi işyerinin sahibi küçük tüccar ve esnafı da kapsamaktadır. İşte bu kesimler, hem soyutluk düzeyi daha yüksek klasik sanatları anlayabilecek eğitim düzeyine hem de bunları satın alabilecek gelire sahipti. Burada unutulmaması gereken bir nokta, sanat üretiminin kitleselleşmesi demek, müzeler, konser salonları ve matbaalar sayesinde her türlü sanat eserinin kitlelerle buluşabilmesi demekti. Bu ise sanat eserinin birim fiyatının düşmesine yol açıyordu. Mesela Da Vinci’nin bir tablosuna sahip olan biri onu diyelim 10 milyon TL’ye satabilir, ya da tabloyu 3 aylığına bir müzeye verebilir. Müzeye giriş ücreti 100 TL’den günde 200 kişi müzeyi ziyaret etse, günde 20 bin TL ve bu da üç ayda 1 milyon 800 bin TL eder. Tablonun sahibi hem tablonun mülkiyetini korur hem de 3 ayda diyelim ki 500 bin TL’lik bir kiralama geliri elde eder. Müze hiçbir masrafa girmeden 1 milyon TL üstünde para kazanır. Vatandaş da 100 TL gibi cüz’i bir ücretle bir Da Vinci’yi çıplak gözle seyretmiş olur. Yani hem sanat eseri fiyatları düşmekte hem de sanat eserinden elde edilen toplam getiri artmaktaydı. Bu durum neye yol açtı? Özetleyelim:

Eskiden sadece yüksek yönetici sınıfların ulaşabildiği sanat eserlerine artık orta sınıflar ve bir kısım proletarya da ulaşabilmekteydi. Bu toplumsal refahı arttırmıştır. Aynı zamanda sanat eserinin piyasaya düşmesi ve metalaşması anlamına gelirdi.
Sanat eseri üreticileri yani sanatçılar artık sadece yönetici sınıfların talebini değil ama geniş halk yığınlarının talebine göre de üretim yapabilir hale geldi. Bu ise, sanatı, yüksek yönetici zümrelerin tekelinden çıkardı. Yani sanatçılar artık saraya dalkavukluk yapmak zorunluluğunda değildi. Sanat eseri de halka mal olmaya başlamış, popülerleşmişti.  
Sanatçılar için artık dini konulu eserler yanında din dışı konulu eserler de ciddi bir gelir kaynağı teşkil etmekteydi. Örneğin edebiyatta trajedi ve komedi klasik dönemde de var iken, bilim kurgu, polisiye ve korku türleri bu dönemde ortaya çıktı. Halk müziği melodileri revize edilerek büyük senfoni orkestraları vasıtasıyla geniş kitlelere ulaşan Romantik eserler yapıldı. Yani sanat sekülerleşmeye başladı.
Ülkelerin her birinde hem sanatın kitleselleşmesi hem de sekülerleşmesiyle birlikte o ülkeye has ayırt edici özellikleri olan sanat tarzları gelişmeye başladı. Yani sanat millileşti.
Kapitalist toplumlarda, eşitsiz servet ve adaletsiz gelir dağılımı sonucunda oluşan kaçınılmaz iç çelişkilerin sanata yansıması olarak sanat eserleri –özellikle- muhalif ideolojileri yansıtır hale geldi. Yani sanat siyasileşti. 
Buraya kadar anlattıklarımız 19’uncu Yüzyıl sanayi toplumlarında sanatın metalaşması, popülerleşmesi, millileşmesi, sekülerleşmesi ve siyasileşmesi sürecidir. Pekiyi 20’inci yüzyıldan bu güne ne oldu? Kısaca özetleyelim:

Sanatçılar açısından sanatın kitleselleşmesi, yüksek gelir ve bununla birlikte bireyselleşmeyi de beraberinde getirdi. Sanatçılardan bir kısmı genel toplumun anlayışının tersine sanat tarzlarını benimsediler. Yani, iktisadi terimle sanatta inovasyona gittiler. Tabii bunlardan sadece çok azı – deha sahibi sanatçılar- başarılı oldu. Bunlar toplumların düşünce ve beğeni kalıplarının dışında yaptıkları eserlerle yeni sanat akımlarının kurucusu oldular. Picasso, Dali, Mahler, Virginia Woolf vb. Bizde de, şiirde Garip Akımı veya İkinci Yeni bunun örneğidir. Ancak bu sanatçıların eserleri yüksek eğitimli bir grup dışında halka çok nüfuz etmedi. Öte yandan diğer bir kısım sanatçılar kitlelerin talebine uygun popüler eseler vermeye başladı. Bu da on yıllar içinde sanatın gitgide bayağılaşmasına ve alt düzeye inmesine yol açtı. Bugün gerek edebiyat ve müzikte, gerekse sinema gibi görsel sanatlarda bu iki akımın varlığını görmekteyiz. Bir başka önemli trend de, sanat eserlerinde –özellikle sinema ve müzikte- bayağılaşmanın artarak sürdüğünü söyleyebiliriz. Örneğin müzik ya cahil ve ezilmiş halk kitlelerin ilkel duygularını seslendirmekte – bizde Arabesk, ABD’de Rap gibi- ya da küreselleşmenin getirdiği milliyetsiz ve köksüz bir dejenerasyonun göstergesi – pop müzik- olmaktadır. Şiir bitmiştir, roman milli kahramanlardan tarihi şahsiyetlere kadar herkesi ucuz fantezilerinin esiri olarak çizen bayağı müstehcen eserlere kadar düşmüştür. Sinema ise ya aşırı müstehcenlik dolu dramlara ya da eğitimsiz lümpenleri cezbedecek küfür ve argodan beslenen komediye dayanmaktadır.     

Sanatın kitleselleşmesi ve siyasallaşması, ülke yönetimlerinin de gitgide halk oyuna daha fazla dayanır hale gelmesi, partilerin siyasi propaganda ve kitle iletişim aracı olarak sanat eserlerini kullanmasının önünü açtı. Hitler ve Wagner, Stalin ve Shostakovitch, bizde sol partiler ve Nazım Hikmet, geçmişte Livaneli ve SHP, günümüzde Erdoğan ve Dombra bunun örneğidir. Aynı zamanda bazı sanatçılar bazı düşünce akımlarını eserleri ile yönlendirebilme gücüne kavuştular: Necip Fazıl’ın milliyetçi ve muhafazakârlar, Nazım Hikmet’in solcular, Tevfik Fikret’in Batıcılar, Mehmet Akif’in İslamcılar ve Atsız’ın Türkçüler üstündeki etkileri gibi…

Teknolojik gelişme sanat eserlerinde insan emeğinin değerini düşürdü. Özellikle müzik ve sinemada bu çok net temaşa edilmektedir. Beşinci sınıf pavyon şarkıcısı kalitesindeki bir solist stüdyoda bilgisayar oyunları ile sesindeki pürüzleri silebilmekte, canlı performans diyerek çıktığı sahnede playback yapabilmektedir. Filmlerde ve dizilerde gitgide daha fazla bilgisayar efekti kullanılmakta, buna bağlı olarak insanların emeği daha çok açık saçık sahnelerdeki cüretkârlığı (utanmazlık mı diyelim? - DMD) ve performansı ile ölçülmektedir.

Böyle bir ortam kıyamet ortamına benzemektedir. Dünya değişirken, yeni bir üretim teknolojisi her şeyi alt üst ederken bu gelişmeler normaldir, denebilir. Ama bence kantarın topuzu biraz değil bayağı kaçmıştır. Sanat genelde insanlık için, özelde milletler için güzeli bulma ve sergileme uğraşıdır. Yoksa çirkinlik ve bayağının teşhiri değil…