SAVAŞ EKONOMİSİ VE LOJİSTİK: HANNİBAL, NAPOLYON VE HİTLER

Öncelikle 09 Eylül'de Yunan ordularını perişan edip İzmir'de denize döken Türk Ordu'sunun gazi ve şehitlerini rahmetle anarım. Başkomutan Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa, Mürettep Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa ve bilumum komutanlarımızın ruhuna birer Fatiha okuyalım.

Bugün harbin başarıyla neticelenmesi için gerekli olan iktisadi ve sosyal etkenlere değineceğim. Askeri terminolojide Osmanlıca kaynaklı iki kelime kullanılır: Harp ve muharebe. Bugün yenilenmiş Türkçemizde, tabiî ki yanlış olarak, savaş kelimesi bu iki kelimenin yerine kullanılmaktadır. Harp iki veya daha fazla devlet arasındaki anlaşmazlıkların silahlı kuvvetlerin genel kullanımıyla çözüme ulaştırılmak istendiği süreçtir. Muharebe ise belli bir zaman ve belli bir mekânda harp halindeki devletlerin silahlı kuvvetlerinin bir kısmının çarpışmaya girmesidir. Birinci Dünya Harbi’nde gerçekleşen Çanakkale Muharebeleri buna örnek gösterilebilir. Bir muharebeyi kazanmada en önemli unsur taktik üstünlüktür.

Taktikler muharebe meydanında tarafların galip gelebilmek için emirleri altındaki işgücünü (silahlı erat), fiziki sermayeyi (her çeşit silah ve teçhizat) ve beşeri sermayeyi (kurmay subaylar ve uzman personeli) sevk ve idare süreçlerinden her biridir. Burada komutanın liderliği, fırsatları değerlendirme gücü, düşman hatlarında oluşan zayıflıkları değerlendirme kabiliyeti de en ön plana çıkar. Muharebeler, dolayısıyla, kısa vadede ve belli bir coğrafyada gerçekleşen sınırlı sonuçları olan çatışmalardır. Öte yandan harbin galibiyetle tamamlanması için birçok muharebenin kazanılması gerekeceği gibi bunlarla beraber stratejik üstünlük de devreye girmek zorundadır.

Strateji bir harbin kazanılması için gerekli bütün siyasi, ekonomik, coğrafi ve askeri faktörlerin eş anlı ve eş güdümle idaresini içeren ana ve tali planlar bütünüdür. Harpleri kendi iktisadi, siyasi, coğrafi ve askeri kabiliyetlerinin sınırlarını iyi değerlendirerek gerçekleştirilen stratejiler kazanır. Birçok muharebeyi kazanıp harbi kaybeden örnekler tarihte bolca bulunmaktadır: Hannibal, Napolyon ve Hitler. Bu üç örnekte de, çok başarılı ve askerlik tarihinin en parlak zaferlerini içeren muharebe örnekleri vardır. Biz üç tanesini hatırlatalım: Hannibal’in Cannae Muharebesi, Napolyon’un Austerlitz Muharebesi ve Hitler Almanya’sının Fransa’nın fethini başlatan Ardennes Taarruzu. Her üç muharebede de komutanlık, birliklerin sevk ve idaresi, fırsatlardan azami kazancın elde edilmesi gibi taktik unsurların hepsi de kusursuz kullanılmıştır. Ancak Hannibal, Napolyon ve Hitler muharebeler kazanıp harbi kaybetmişlerdir. Yani stratejileri nihai zafer için yetersiz almıştır. Burada da, en önemli unsur lojistik – ulaştırma ve haberleşme- olarak öne çıkmaktadır.

Lojistik son yıllarda gitgide önemi artan bir bilim dalıdır. Üretim sürecinde kullanılacak malzeme ve stokların yönetimi, üretim merkezlerine ulaştırılması ve depolanması lojistiğin ilgilendiği alanlardan bir tanesidir. Ayrıca üretilmiş malların uygun pazarlara ulaştırılması, üretim ve satış sürecinde haberleşmenin etkin tesisi de çalışma alanı içerisine girer. Askerlik biliminde lojistiğin yeri tartışılmazdır. Ordunun ne kadar mesafe ilerleyeceği, kaç gün seferde olunacağı, bütün ordunun gıda, giyecek, silah ve mühimmat ve barınma gereksinimlerinin karşılanması hep birer lojistik problemidir. Bir ordu tek tek parlak muharebeler kazansa da, eğer kaynakların etkin tahsis edildiği, zaman, mekân ve malzemenin en düşük maliyetle kullanıldığı bir lojistik sistemi yoksa harbi kazanmak çok zorlaşacaktır. Lojistik olarak üstün bir silahlı kuvvetler olmak için de birinci öncelik mali güçtür.

Yukarıda verdiğimiz örnekler üstünden gidecek olursak Hannibal 37 fil, 18 bin süvari ve 20 bin piyade ile İspanya’dan Apenin Dağları ve İtalya Alpleri üzerinden İtalya’ya gitmişti. Dağlardan İtalya’ya indiğinde ordusunun yarısı ya soğuk ve açlıktan ölmüş ya da kaçmıştı. Diyeceğim o ki, Hannibal daha Roma’yla hiç muharebeye girmeden ordusunun yarısını lojistik problemlerden kaybetmişti. Takip eden 10 yılı aşkı sürede Roma’ya karşı üç büyük (Trebia, Trasimene ve Cannae) ve çok sayıda küçük muharebeler kazanmıştı. Ama geçen yıllar içerisinde de ordusu küçülmüş, kurmay subaylarını kaybetmiş, oradan buradan toplama unsurlarla takviye edilmişti. İtalya’da sağlam bir dayanağı olmadan – adeta bir eşkıya sürüsü gibi -  dolaşıp durmuştu. Çünkü ne Kartaca Devleti’nin desteğini sağlayacak bir siyasi gücü ve planı vardı, ne de bu desteği İtalya’ya ulaştıracak bir deniz gücü. Tersine Roma Cumhuriyeti’nin çok büyük bir insan gücü, denizlere hâkim bir donanması, geniş para kaynakları ve yenilgilere rağmen dağılmayan milli bir siyasi bütünlüğü vardı. Stratejik olarak Hannibal muharebe kazansa da, harbi kazanamazdı. Nitekim öyle de oldu.

Napolyon ve Hitler orduları temel itibariyle kendi çağlarının en iyi örgütlenmiş, en hızlı hareket eden ve en iyi teçhiz edilmiş ordularıydı. Ordu komutanlarının taktik üstünlüğü belirgindi. Arkalarında milliyetçilik ülküsüyle birleşmiş milletler vardı. Karşılarında ise, farklı zamanlarda da olsa, aynı düşman vardı: Denizlere hakim İngiltere.  Napolyon ve Hitler’in orduları kıta Avrupası’nı birleştirseler de, ne mali güçleri ne de teknik kapasiteleri denizlerde İngiltere’ye üstün gelmelerine yetmekteydi. Her ikisi de, bu yetersizliklerini karada daha fazla alan elde ederek kapatmaya çalıştılar. Bu durum ise, her ikisini de, ikinci bir lojistik felaket ve stratejik hata olan Rusya Seferi’ne yönlendirdi. Kar ve çamurla kaplı geniş Rusya düzlükleri hem Le Grand Armee’ye hem de Wehrmacht’a mezar oldu. Sonuç harbin kaybıdır.

Bugün bize gelecek olursak, güçlü bir ordumuz vardır. Bu ordu her geçen gün teknolojisini yenilemekte, milli silah envanterini genişletmektedir. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı operasyonları da göstermiştir ki, bu ordu farklı coğrafi şartlarda muharebe kazanmaya yetenekli, esnek ve vurucu gücü yüksek bir ordudur. Ama her şeyden önce bu ordu yurt savunması amaçlı kurulmuştur. Başka coğrafyalarda, eski çağların fütuhat anlayışı ile veya emperyalist güçlerin vurucu gücü olarak olsa bile, geniş çaplı bir harbi kazanmaya yetecek siyasi, iktisadi, coğrafi ve askeri gücümüz yoktur. Bu yüzden, şu zamanda Türk ordusunun temel stratejisi, yurt topraklarının bütünlüğünü savunmak olmalıdır. İmkân ve kabiliyetlerimiz bunu sağlayacak düzeydedir. Ancak, ileriki zamanlarda karşımıza çıkarılacak bir İranla Savaş dosyası veya Suriye’de Suriye (ve tabiî ki Rusya) ile savaş senaryosuna karşı hazırlıklı olmalıyız.

“Hocam, ya Fırat’ın doğusu ne olacak? PKK’ya izin mi vereceğiz?” Herhalde hayır! Ama bir Suriye harekâtının başarılı bir stratejiye dayanması gerekir. En az asker kaybı ve en az maliyetle tamamlanacak, hiçbir şekilde Rusya ve Suriye’yi karşımıza almayacak bir şekilde bu harekâtın yürütülmesi zaruridir. Yukarıda da bahsettiğim gibi, ekonomik ve siyasi dayanakları olmayan bir askeri strateji başarısızlığa mahkûmdur. Pekiyi burada başarının ön koşulu nedir? En ufak bir terslikte ordumuza karşı dönüp arkadan vurabilecek potansiyeli olan kılıç artıklarından ziyade Suriye’de Suriye rejimi ile tam mutabakat sağlamak gerekir. Bizim amacımız PKK Devleti’nin kurulmasını önlemektir.  Her aklı yerinde Türk gibi, ben de, Fırat’ın doğusunda PKK Devleti’ndense bir Esat hâkimiyetini tercih ederim. Eğer bu mutabakat sağlanırsa, ABD de desteğini PKK’dan çeker. ABD her zaman kazanacak ata oynar!