SAVAŞIN EKONOMİ POLİTİĞİ - I

Son yıllarda her 30 Ağustos'ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum. Bir kısım vatandaşlarımız sanki Türkler Milli mücadele sırasında gökten paraşütle Anadolu'ya inmişler gibi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni bu bayramla özdeşleştiriyorlar. Diğer bazı kimseler de sanki bu memlekette Kurtuluş Savaşı hiç olmamış gibi tarihteki başka bir savaşı öne çıkarıyor ve Kurtuluş Savaşı'nı küçümsüyorlar.

Bugün 30 Ağustos… Hepinizin Zafer Bayramı kutlu olsun. Vatanımızı vatan yapan beraber katlandığımız zorluklar, beraber çektiğimiz çileler ve birlik ve beraberliğimizin devamı için canını feda eden dedelerimizin hatıralarıdır. Allah bu Zafer Haftamızda bütün şehitlerimizi rahmetiyle kuşatsın.

Her millet belli bir meslekle özdeşleştirilir. Dünyanın neresinde sorarsanız sorun Türk deyince akla askerlik gelir. Hakikaten de, Türk milleti asker millettir. Şimdiki gençler 15 gün eşantiyondan askerlik yaptıkları için bilmezler ama eski ve iyi zamanlarda bir Türk erkeğinin yetişkin olarak kabul edilmesi için askerliğini yapmış olması beklenirdi. Tarihimize bakıldığında Türk milletinin içinden çok büyük komutanlar çıkmış ve üç kıtada sayısız muzaffer devlet kurmuşuzdur. Bu yüzden, bugün kutladığımız 30 Ağustos’un Zafer Bayramı olarak belirlenmesinin sebebi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi değildir. Tarihte Türk ordularının kazandığı birçok meydan muharebesi Ağustos Ayı’nda gerçekleşmiştir. Örnek olarak birkaç tanesini sayalım: Malazgirt Meydan Muharebesi 26 Ağustos 1071, Yassıçemen Meydan Muharebesi 10 – 12 Ağustos 1230, Otlukbeli Meydan Muharebesi 11 Ağustos 1473, Çaldıran Meydan Muharebesi 24 Ağustos 1516, Mercidabık Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1514, Mohaç Meydan Muharebesi 29 Ağustos 1526, Sakarya Meydan Muharebesi 23 Ağustos 1921 – 13 Eylül 1921, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos 1922. Bu zaferlerin hepsi bizimdir. Hepsi Türkiye olarak bildiğimiz bu toprakları bizim vatanımız yapan dedelerimizin savaştığı zaferlerdir. Tabii ki, bu vatanda Türk Devleti’nin son yüzü Cumhuriyetimizdir. Onun kuruluşunda Türklerin son Mareşali Gazi Paşa’mızın ve onunla omuz omuza çarpışan kahraman atalarımızın yılmaz kararlılığının göstergesi Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebelerinin özel bir yeri olması tabiîdir.

Son yıllarda her 30 Ağustos’ta sosyal medya üzerinde bir gerginlik sezinliyorum. Bir kısım vatandaşlarımız sanki Türkler Milli mücadele sırasında gökten paraşütle Anadolu’ya inmişler gibi sadece Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni bu bayramla özdeşleştiriyorlar. Diğer bazı kimseler de sanki bu memlekette Kurtuluş Savaşı hiç olmamış gibi tarihteki başka bir savaşı öne çıkarıyor ve Kurtuluş Savaşı’nı küçümsüyorlar. Yahu, arkadaş ne oldu size? Ne içtiniz? Yoksa katır mı tepti sizi? Türk tarihindeki hepimizin iftihar vesilesi olan zaferlerimizi aranızda pay etmişsiniz, iktidara gelip kısa yoldan zengin olma amacıyla kendi ikbal hırsınıza tarihimizi ve aziz şehitlerimizi meze yapmışsınız… Her iki taraftan da, bunlar gibi adamlara sorsan milliyetçi olduklarını söyleyecekler bir de… Maalesef tarih şuuru olmayan milletlerde bu tür trajikomik tartışmalar her daim olmuştur.

* * *

Bugün ne kadar zamandır yazmayı tasarladığım bir yazı dizisinin ilk bölümünü yazmak istedim. Bir iktisat profesörü olarak en sevdiğim ilgi alanlarımdan biri de savaş sanatı tarihidir. Tabiî ki, kendi alanım gereği, savaşın iktisadi boyutu da bana cazip gelmekte.

Genel olarak savaşın ekonomi politiği denince ilk akla gelen iki nokta savaşın iktisadi sebepleri ve savaşın iktisadi sonuçlarıdır. Akademik iktisatçılar, özellikle Birinci ve İkinci Dünya savaşının etkisiyle, genelde savaşın iktisadi sonuçlarına dikkatlerini yoğunlaştırmışlardır. Tabiî ki, bolca bütçe açıklarından, savaşın finansmanı için yapılan borçlanmalardan ve benzeri salt iktisadi etkenlerden bahsetmişlerdir. Bunlardan en ünlüsü İngiliz İktisatçı Arthur Pigou’nun “The Political Economy of War – Savaşın Ekonomi Politiği” adlı eseridir. Burada Pigou, aslında, Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı ekonomik sonuçları – tabii ki İngiltere açısından incelemiştir. Ancak bana göre, savaş ve iktisat ilişkisi bu kadar basit olamaz. Savaşın İktisadi sebepleri de çok önemlidir. Bu konuda yazanlar arasında en

ünlüsü, bir iktisatçı değil ama Napoleon’a karşı Prusya ve Rusya ordularında savaşmış bir Prusyalı general olan Carl Phillip Gottfried von Clausewitz’tir. Clausewitz’in onu meşhur eden kitabı “Vom Krieg – Savaş Üzerine” bugün dahi savaş sanatı tarihinin klasikleri arasındadır. Clausewitz kitabında şu ünlü yargısını dile getirir: “Savaş siyasetin başka araçlarla devamından ibarettir.” Dolayısıyla savaş olgusuna Clausewitz gibi bakan düşünürler savaşları oluşturan ana saiklerin orduların yapılarında değil ama uluslararası siyasetin entrikaları ve çatışmalarında bulunduğu söyler.

Günümüzde orduların yapıları, görevleri, yetki alanları ve sınırları ülkeden ülkeye çok değişmemektedir. Çünkü teknoloji üç aşağı beş yukarı savaş teknolojisinde ülkeleri birbirine yakınlaştırmıştır. Dahası, dünyada dolaylı veya dolaysız, açık veya kapalı halkoyuna dayalı rejimler hâkimdir. Artık savaş soyluların satranç oyunu gibi görülmemektedir. Ordular, en büyük emperyalist ülkelerde dahi, öncelikle savunma amaçlı teşkilatlanmaktadırlar.

Benim kanaatime göre, savaşın sadece iktisadi sebep ve sonuçları değil ama daha önemlisi savaşlarda uygulanan taktikler, kullanılan silahlar, orduların taktik yapıları, savaşma tarzları, yani savaşa dair hemen hemen her şey iktisadi üretim yapısından etkilenmektedir. Bu eski çağlarda çok daha belirgin bir etkiydi. Örneğin antik Yunan savaş tarzı öğrenimi ve kullanımı çok zor olmayan ve birebir savaşta hiçbir etkinliği olmayan uzun kargılarla (Yunanlılarda 3-4 metrelik ve Makedonlarda da 6-7 metrelik uzun piyade mızrağı) donanmış ağır zırhlı piyadelere dayanmaktaydı. Süvariler kıymeti harbiyesi olmayan yardımcı birliklerdi. Aynı zamanda bu ordular profesyonel olmaktan çok vatandaş ordularıydılar. Bunun sebebi Yunanistan’ın coğrafyası geniş at sürülerinin beslenebileceği bir coğrafya olmamasıydı. Antik Yunanlıların çoğu çiftçiydi ve profesyonel meslekleri askerlik değildi. Dolayısıyla bu orduların piyadelerden oluşması, her biri birer ölüm makinası olmasındansa birlikte hareket etme ve birlikte savaşma ilkesine bağlı bir savaş tarzı seçmeleri ve nispeten kılıç, ok veya balta gibi kullanımı ciddi eğitim gerektirmeyen bir silahla donanmaları gerekirdi. Öte yandan, eski Türk ordularında neredeyse herkes süvariydi. Bir Romalı yazar Hunlar için “Çocukları daha yürümeden ata binmeyi öğrenir!”, diye yazmıştı. Göçebe toplumların ekonomik sistemi hayvancılık ve avcılıktır. On binlerce koyunluk sürüleri çocukluğundan beri at sırtında güden bu çobanlar aynı zamanda çok iyi avcıdır da. Yabani hayvanları avlamak için birbiriyle sıkı koordinasyon içinde yüzlerce atlının eş anlı olarak hareket ettiği büyük av partileri bu insanların kolayca yaptıkları bir işti. Ayrıca göçebe topluluklarda özel mülkiyet değil ortak mülkiyet vardı. Erkek egemen toplum değil cinsiyet eşitliğine dayalı bir toplumsal örgütlenmeye dâhildiler. Dolayısıyla Türk obalarının tamamı aynı süvari eğitiminden geçmiş ve savaşmayı nefes alır verir gibi yapan askerlerden oluşurdu. Bu yüzden, ta ilk zamanlarda beri, Türkler ordu millettir. Özetlemek gerekirse Türklerin süvarilikte uzmanlaşması tamamen içinde doğdukları coğrafyanın ve göçebe toplumun iktisadi yapısı sebebiyleydi.

Neyse… Pazartesiye buradan devam ederiz.