SETA'NIN ORTALIĞI AYAĞA KALDIRAN RAPORU

Micheal KUYUCU 14 Tem 2019

Geçtiğimiz hafta SETA "Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları" adlı bir rapor hazırladı.

Bu raporda yabancı sermayeli medya işletmelerinin Türkiye’deki faaliyetleri ile bir analiz yapıldı. BBC Türkçe, DW Türkçe, Amerika’nın Sesi, Sputnik Türkiye, Euronews Türkçe, Independent Türkiye ve CRI Türk gibi uluslararası basın kuruluşlarının Türkçe servislerinin hem haberleri hem de bünyelerindeki muhabirleri hakkında bilgiler yer aldı. Raporu ben de inceledim, içinde benim de yönetici olduğum CRI TURK ile ilgili bilgiler içeren bu raporda benim adım da geçti, benle de ilgili, çalışma arkadaşlarımla da ilgili bilgilere yer verilmiş. Okudum, inceledim bir akademisyen de olduğum için hem sektör profesyoneli olarak hem de bir akademisyen olarak iki farklı gözle inceledim raporu. Raporun birkaç akademik eksikliği dışında hiçbir şeyinden rahatsız olmadım.

Medya Ortalığı Velveleye Verdi

Ertesi gün medyanın bu rapor üzerinden ortalığı velveleye verdiğini gördüm ve çok şaşırdım. İktidara karşı olan medya, bu raporu “fişleme” olarak nitelendirdi. İktidara yakın olan medya ise “vay hainler biz sizin ne halt olduğunuzu biliyoruz, bakın sizi yakaladık” tarzı bir dille yorumladı. Vallahi ikisine de güldüm. Öylesine çocukça, öylesine basit muhabbetler yapıldı ki bu SETA’nın raporu hakkında. İşin ilginç tarafı ben daha iki ay önce yurt dışında katıldığım bir konferansta Türkiye’deki yabancı sermayeli medyanın varlığı ile ilgili ve bu medya işletmelerinin olası ulusal güvenlik tehditlerine yönelik bir bildiri sundum. O konferansta Amerikalısından tutunda Afrikalısına kadar herkes bir ülkede faaliyet gösteren yabancı sermayeli medya işletmelerinin kontrol edilmesi gerekliliği konusunda fikir verdiler. Bu raporu incelerken o konferans geldi aklıma. Yine geçen ay Türkiye’de düzenlenen bir konferansta davetli konuşmacı olarak katıldım ve “beka sorunu” konusu üzerinden “yabancı medya işletmeleri Türkiye’de bir beka sorunu yaratır mı yoksa bir ekonomik avantaj mı?” konulu bir konuşma yaptım. Yani yabancı medya şu an akademik dünyada hem Türkiye’de hem de dünyada gündemde olan bir konu.

Gereksiz Abartıldı

Raporu okurken ben kendi yönettiğim şirketin “objektif gazetecilik” perspektifinin üçüncü kişilerce anlaşılıp anlaşılmadığını inceledim. Benimle ilgili olan bilgileri inceledim ve geçtim. Benle de ilgili eksik bilgiler vardı, kurumum çalışanları ile de ilgili. Bu raporda sosyal medya üzerinden çok rahat ulaşılabilecek bilgilerden oluşan bir analiz yapılmış ve yabancı medya işletmelerinin bazı örnek ulusal meseleler karşısında ne tarz bir içerik politikası incelendiği betimlenmiş. Bu raporda yer alan bilgilerin nerdeyse tamamı zaten Twitter’da var. Neden insanlar bu kadar taktı anlamadım. Gerek iktidara yakın medya gerekse iktidara karşı olan medya bu raporu abartıp bir milli mesele haline getirdi. Bence olayı abarttılar. Topu topu bir rapor bu ve hiç de öyle hem yandaş medyanın hem de muhalif medyanın iddia ettiği gibi gizli saklı bilgiler ya da fişlenmeler yok. Bir yüksek lisans araştırma projesi veya tezi gibi bir araştırma yapılmış ve yabancı sermayeli medya işletmelerinin içerik stratejileri ile bu işletmelerde çalışan yönetici ve editörlerin sosyal medya, özellikle Twitter kullanımları hakkında bir analiz yapılmış. Sonunda bazı öneriler verilmiş o kadar.

SETA adına İsmail Çağlar rapor ile ilgili “… biz kimse hakkında gizli bilgi toplamadık. Kamuya açık bilgileri, çoğunlukla adı geçen gazetecilerin kendi hazırladıkları özgeçmişinden topladık.” açıklamasını yaptı. Buna ben de katılıyorum. O raporda kimsenin ne gizli telefon konuşmaları var ne kendi özeline ait kamuda bulunmayan bilgiler var. Bir lisans öğrencisine bile bu ödevi verseniz, biraz Google biraz sosyal medya tıklaması ile bu bilgilere ulaşabilir. Ama nedense olay farklı biçimlerde yorumlandı.

Raporun Eleştirilecek Yönleri

Bu raporun eleştirilecek yönleri yok mu? Elbette var. Ben bir medya analiz raporunun kökü sosyolog olan akademisyenler tarafından hazırlanmasına biraz şaşırdım. Evet sosyolog olabilir ama bu ekipte bir de iletişimci olmalıydı. Bir de raporun başlığı biraz ağır geldi bana. Raporun başlığı “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” adını taşıyor. Anlam olarak doğru olabilir ama bu uluslararası medya kuruluşlarının çoğu Türkiye’de birer medya işletmesi. Türkiye’de bir istihdam sağlıyor. Aralarında maksatlı yayınlar da yapanlar da olabilir. Ama raporun adı daha şık olabilirdi. Bu biraz provokatif bir başlık olmuş. Açık konuşayım ben ne kendi adıma ne de yönetici olduğum kurumum adına hiç rahatsız olmadım. Şeffaflık benim en büyük geleneğimdir. Kendi hakkımda tüm bilgileri zaten dijital medyada paylaşıyorum. Gün geliyor iktidarı da muhalefeti de eleştiriyorum, ama bunu hukuk çerçevesinde yapılması gerektiğine inandığım için bu çerçeveye dikkat ediyorum. Yok efendim “fişlenme olmuşta bilmem ne de…” geçin Allah aşkına bunları ya. Yok efendim “… yaptıkları yayınlar da kendilerini ele vermişler de, bu rapor kimin ne mal olduğunu da ortaya çıkartmış da cartta curtta…” bunları da geçin. Herkes eleştiriye açık olacak. Herkes saygı sınırları içinde dilediği raporu yazacak ve kamuoyu ile paylaşacak. SETA’nın bu raporuna benzer raporları aslında akademik camianın yapması lazım ama nerde. Devlet üniversiteleri yaz uykusunda, vakıf üniversiteleri ise müşteri toplama derdinde.

Yabancı Medya Önemli Bir Misafir Ammma…

Bir yabancı medya yatırımının önce misafir olduğu ülkenin milli bütünlüğüne saygılı olması, gerekir. Toplumun bilgi alma ihtiyacını kimsenin lehine ya da aleyhine duygusal gel-gitlere kapılmadan gidermesi ve misafir olduğu ülke ile yatırımın ait olduğu ülke arasında bir köprü görevini üstlenmesi gerekir. Her koyun kendi ayağından asılır. Bir elin tüm parmakları bir değildir. Onun için SETA’nın bu raporunu SETA olsun kamuoyu olsun bir analiz olarak görüp olayı fazla abartmaması lazım. Tüm medyanın elini vicdanına koyarak kendisini sorgulaması lazım. Eğer siz yaptığınız işten eminseniz kimse sizi objektif gazetecilik yapıyorsunuz diye yargılamaz. Ama eğer bir karın ağrınız olursa tabii ki sizde isyan bayrağını açarsanız.

SETA’nın uluslararası medya işletmeleri ile ilgili hazırladığı bu raporu www.setav.org internet sitesinden inceleyebilir okuyabilirsiniz. Bir akademisyen ve medya profesyoneli olarak bir araştırmacı olarak bunu çok net söylemek isterim ki Türkiye gibi jeopolitik ve stratejik konumu olan ülkelerde yabancı sermayeli medya işletmelerinin attıkları her adımda daha dikkatli olması lazım. Çünkü iyi niyetle yaptıkları bir iş bile yanlış anlaşılmalara neden olabilir. Milli meseleleri suistimal eden medya varsa RTÜK var çıkar belirli bir mevzuat içinde, keyfi değil hukuki bir mantıkla gerekli kurumları uyarır olay biter.

Tıklanmazsan iş yok evde otur

Müzik dünyasındaki yolculuğuna başlamadan önce televizyonda yayınlanan yarışmalara katıldı ve orada ciddi bir şöhret yakaladı. Toplam dört tane televizyon programına yarışmacı olarak katıldı. Yemek pişirdi, şarkı söyledi. Kısaca akla gelen her televizyon yarışmasına yarışmacı olarak katıldı. Yıldız Tilbe’yi çok seviyor. Albümünün son klibini Yıldız Tilbe şarkısı “Sevmeyeceğim”e çekti. Nil Karataş ile müzik piyasasını konuştuk. Konuşurken laf döndü dolaştı sosyal medyaya geldi. Şu an yaşanan YouTube çılgınlığını öylesine güzel anlattı ki diyecek bir söz bulamadım.

“İkinci Yıldız Tilbe şarkısını cover’ladım”

“Sevmeyeceğim” Yıldız Tilbe’den cover’ladığım ikinci şarkı oldu. Bu aslında benim çıkarttığım albümün son şarkısıydı. Çok düşünmüyordum aslında klip çekmeyi yazın yani bu yazı boş geçiririm diye düşündüm ama sonra arkadaşlarım dedi ki böyle bir şarkı var elinde hiç bekleme çıkar. Ben de çıkardım. Zaten başka planlarım da var kafamda yeni sezon için. Hani bu albümdeki şarkılar bitsin istedim. Şöyle söyleyeyim; şu ana kadar en iyi giden şarkım oldu. İlk kez listelere girdim. Bir ayda bir milyonu geçti tıklamalarım. Yani yüz milyon olamadık, hiç olamayacağız. Şunu hep söylüyorum gerçekten bu ülkede benim bir milyon dinleyicim varsa hakiki bir milyon varsa yani bugün her yerde konser verebilirim demektir yani, anlatabiliyor muyum? O yüzden bana yeter. Alın yüz milyon sizin olsun diyoruz.

“Tıklanmıyorsan iş yok evde otur”

Sahte tıklanmalar çok yanlış ya çok karşıyım. Müzik hani böyle bir şey değil. Müzik yapmak bu değil bu ticaret. Ben çok karşıyım yani, inanılmaz karşıyım. Bırakın her şey doğal kalsın. Ama tamamen tıklanmayla alakalı iş gelmesin artık. Tıklanmıyorsan iş yok, evde otur. Sahte de olsa tıklanmaların sonuçta o algıyı yaratıyorsun. Hani menajerde öyle sunuyor. Benim sanatçım işte iki ayda böyle şey oldu. Yüz milyon tıklanınca ekrana çıkıyorsun. İnsanlar seninle konuşuyor röportaj yapıyor.

“Neymiş YouTube’da patlamış!”

Mesela bir tane kız var adını vermeyeceğim. İşte Youtube’da patladı falan hatta bunlar ikili çıkmıştı. Kızı canlı dinledim, ben böyle bir şey görmedim. Ama şu an kıza bir konser takvimi çıkmış inanılmaz. Konser başı 15-20 bin lira alıyordur. Neymiş işte Youtube’de patlamış. Ne yapalım bizde mi patlasak Youtube’da!

“Kim sokakta daha çok tanınıyor”

Bir de şunu söylemek istiyorum. Şimdi ben yarışmalardan falan ünlü olan bir ekran yüzüyüm. Şu an beni sokağa çıkar yanıma da şarkısı yüz milyon olan birini koy kim daha çok tanınıyor? Ben bunu net sana söyleyebilirim. Birazda insanların tanınır olması çok önemli bence.

“Aleyna Tilki MÜYORBİR’de telif alamaz”

Bir şey söylemek istiyorum buradan. MÜYORBİR’e üye olmak istedim ama itunes tıklanmalarından sınıfta kaldım. Ona bakıyorlar. Ekrana ne kadar çıktığına bakıyorlar. Bir de radyolarda ne kadar çaldığına bakıyorlar. Ekrandan geçtim. Ekrandan hatta on bin katı falan geçtim. Radyolarda da çok fazla geçmişim ama itunes’te kalmışım. Bilmem kaç bin kişinin satın alması gerekiyormuş. Ondan sonra neyse tekrar MÜYORBİR’i aradım sistem değişecek dediler. Şu andaki sistem şu; sekiz tane şarkın olmadan kesinlikle seni MÜYORBİR’e kabul etmiyorlar. Mesela şu anda Aleyna Tilki oradan hiçbir şekilde bir telif alamaz.

“Keman beni hiç bırakmadı”

Keman bana kırgın biraz. Çünkü ben şarkıcılığa başladıktan sonra kemanı hep ikinci plana attım. Ama sahnede nasıl olsa bir iki kere çalıyorum. Günde altı saat çalışmasam da olur mantığıyla yaşadım. Keman çok çalışma istiyor. Çok nankör bir enstrüman bir de perdesiz bir enstrüman olduğu için ton tutturmak çok zor gerçekten. O yüzden de sürekli pratik yapmak lazım. Ama o beni hiç bırakmadı hep yanımda işte.

“Büyük işler yapacağım”

Hayaller bitmez ama hayal kurabildiğin sürece de mutlaka gerçekleşiyor. Ben en azından öyle yaşıyorum. Büyük işler yapacağım. Çok büyük imzalar atacağım. Hep kalıcı bir sanatçı olarak ülkemizde yer almak istiyorum. Öyle olacağına inanıyorum. Düzgün yaşayarak, iyi müzik yaparak, insanları severek olacak.

Üniversite mezunları ne yapıyor?

İki milyonun üzerinde üniversite adayını ilgilendiren üniversite sezonu açıldı. YKS sınav sonuçlarının açıklanması ile beraber üniversitelerde koşuşturma hızlanacak. Özellikle paralı eğitim veren vakıf üniversiteleri tercih dönemini çok yoğun geçirerek öğrenci adaylarını bu yılda tavlamaya çalışacak. Her yıl bu olayı takip ediyorum. Nerdeyse tüm vakıf üniversitelerini takip ediyorum. Bazıları sallıyor, bazıları ise veri vererek kendisini anlatmaya çalışıyor. Bunlardan bir tanesi de MEF Üniversitesi. Geçmişin önemli dershanelerinden biri olan MEF dershanesinin üniversite uzantısı olan MEF Üniversitesi sosyal medyada çok ilgimi çeken bir afiş paylaştı. Bu afişte yer alan bilgiler üniversitelerin kendilerini ifade ederken daha somut bilgiler vermesi gerekliliği konusunu getirdi bir kez daha aklıma. Bakın MEF üniversitesi afişte ne yapmış.

MEF Üniversitesinin başarılı sosyal medya paylaşımı

Üniversite ilk mezunlarını 2018 yılının Haziran ve 2019 yılının Ocak ayında verdi. Bu mezunların mezun olduktan sonraki yaşantılarına dair bilgiler toplamış ve bu bilgileri kamuoyu ile paylaşmış. Buna göre üniversite 92 mezun vermiş.  Bunların 72’si iş bulmuş. Yani istihdama sağlayabilmiş kendisine. 11 tanesi yüksek lisans yapmaya başlamış, sekiz tanesi geleceğine yönelik hazırlıklar yaparken, üç tanesi kişisel gelişim eğitimleri ile kendilerini geliştirmeye devam ediyormuş. Dört öğrenci ise iş bulamamış ve iş arama sürecindeymiş. Bu oldukça güzel bir paylaşım. Dört tane işsize, sekiz tane de dinleneni eklersek toplam 12 mezunun boşlukta olduğunu söyleyelim. 92’den 12 çıkartalım 80 kalır. Bu ne anlama geliyor. Seksen mezun bir şekilde kendisine bir gelecek bir vizyon belirlemiş. Bu yaklaşık mezun olanların yüzde 86’sına denk geliyor ki bence bu çok güzel bir veri. MEF üniversitesinin bu paylaştığı veri çok önemli. Ben üniversitelerin hikâyeden çok kendilerini daha somut verilerle ifade etmesini isteyenlerdenim. Çünkü bu vakıf üniversitelerine öğrenciler ve aileleri mezun oluncaya kadar 50 ile 100 bin lira civarında para yatırıyorlar. Bir hizmet alıyorlar, adı eğitim belki bu hizmetin. Sonucunu da görmek istemeleri en doğal hakları. Ben YÖK’ün bu vakıf üniversitelerin mezunlarının istihdam oranlarını araştıran bir sistem kurmasını, ya da üniversiteleri buna mecbur tutmasını ve bu veriyi kamuoyu ile paylaşmalarının önemine inanan biriyim. Özetle hangi üniversite kaç mezun vermiş, o mezunlar daha sonra bir veya iki yıl içinde ne yapmış? O zaman hangi üniversitenin ne işe yaradığını anlayacağız. Bu veriyi günümüz Big Data döneminde toplamak hiçte zor değil, yeter ki biraz heves, biraz istek birazda cesaret olsun yeter.

Para ver konuk ol olayı yine gündemde

Bu ara tercih dönemi yaklaşırken televizyon kanalları da özellikle paralı eğitim veren vakıf üniversitelerinden reklam ve advertoriyal kapmak için uğraşmaya başladı. Bazı üniversiteler bu kanallara para karşılığı konuk oluyor. Bu bana çok garip geliyor. Özellikle CNN TÜRK ve Haber Türk gibi tematik haber kanallarının eğitim programları piyasada çok konuşuluyor. Ben zaten eğitimin reklam malzemesi olarak kullanılmasına karşı olan biriyim, hadi reklam spotlarına tamam dedik. Ama “advertoriyal reklam” başlığı altında üniversitelerin programlara konuk olması hem etik değil hem de sosyal devlet anlayışına ters. Bu konuda RTÜK’ün biraz daha dikkat etmesi gerekiyor.

Akustikhane şarkı yarışması başladı

Akustikhane çok güzel bir işe imza attı ve bir müzik yarışması düzenledi. Türkiye’de müzik yarışmaları yok denecek kadar az olması nedeniyle ben bunu duyunca mutlu oldum. Yarışma Instagram üzerinden yapılıyor. Katılmakta çok kolay. Şarkı yarışmasına katılmak isteyenler şarkılarını söyleyip bunu Instagram’da #AkustikhanePerformansEvi etiketiyle paylaşacak. Bu yarışmaya katılan 20 yarışmacı daha sonra finale kalacak ve Akustikhane Stüdyosunda özel bir kayıt yapma imkanına sahip olacak.

Bence çok güzel bir yarışma. Bu yarışmaya katılmak için öyle çok matah bir demo yapmaya gerek yok. Şarkını söylüyorsun ve paylaşıyorsun. Finale kaldığın zamanda profesyonel bir stüdyoda şarkını seslendiriyorsun. Yarışmaya katılmak isteyenler şarkılarını 5-25 Temmuz tarihleri arasında Instagram’a yükleyebilir. Bence bu tür müzik yarışmalarının sayıca artması lazım. Müzik konusunda kendisini göstermek isteyen insanlara fırsatlar tanınmalı.

Şeyma’nın suçu ne?

Son günlerin en çok konuşulan konularından biri Acun Ilıcalı’nın eski eşi Şeyma Subaşı’nın yazdığı “Sadece Şeyma” adlı kitap oldu. Kitap ile ilgili yorum yapan yapana. Dalga geçenler bir adım daha ileriye giderek onu aşağılayanlar daha neler neler ne isterseniz var. Son zamanlarda Amerika’dan bildiren gazeteci Cüneyt Özdemir’de kitapla ilgili bir YouTube videosu hazırladı ve kitabı eleştirdi. Eleştirirken güldü, dalga geçti. Samimi söyleyeyim onun olaya o tepeden bakışını şaşkınlık içinde izledim. Bu video bir de iki buçuk milyondan fazla tık almış. Şeyma’nın kitap yazmasını ben de ironik bir dille eleştiren bir video yapmıştım ama asla onu aşağılamayı düşünmedim. Kakara kikiri yaparak Türkiye’de kitap okuma oranının düşük kalmasını Şeyma’nın kitabı üzerinden eleştirdim. Şeyma’nın kitabı çıktıktan sonra iş çığırından çıktı ve olay aşağılama seviyesine kadar gitti.

Eleştirmen Yalakalar

Beni en çok ne şaşırttı biliyor musunuz? Şeyma’yı eleştiren medyacıların o eleştiri sırasında Acun’dan bahsederken “Sevgili Acun” lafını kullanmaları oldu. Bu bana çok yalaka bir söylem geldi. Sıkıysa eleştir Acun’u. Ne de olsa televizyonu var, Şeyma’yı yerden yere vur ama o cümlenin içinde Acun’dan bahsederken “Sevgili Acun” de. Bunun adı ne biliyor musunuz? “YALAKALIK!”. İyide “ne desinler” diyebilirsiniz. Acun Ilıcalı diyebilirler mesela. Değil mi? Şeyma Subaşı’dan bahsederken, “Acun Ilıcalı’nın eski eşi” ifadesini daha formal bir söylem olmaz mı? “Sevgili” lafı ne ayak?  Ama yok bizim medyamız yalaka ya “ne olur ne olmaz ben Şeyma’ya laf sokayım, Acun’a da yalakalık yapayım” modunda herkes, bu bilinç altı ile yapılan bu tür eleştirilerin hepsini ben maksatlı buldum. Kusura bakmasınlar hepsi de yalaka sürüsü.

Bu Kitap Çok mu Matah?

Gelelim kitaba. Bu kadar konuşulan bir işi ben de inceledim. Kitabı hem Şeyma’nın ruh halini analiz etmek için, hem bir ünlünün biyografik bilgileri hakkında fikir edinmek için hem de bu kadar eleştiriye maruz kalan bir ürünün bu eleştirileri hak edip hak etmediğini görmek için okudum.

Matah bir çalışma mı? Hayır. Ama o kadar da yerden yere vurulacak bir iş değil. Bir ünlü hayatını anlatmış, editörlerde onu toparlamış kitap haline getirmiş. Kitapta olaylar ve konular yüzeysel anlatılış. Belli ki magazine malzeme verilmek istenmemiş. Eminim Acun ile Şeyma arasında bir boşanma protokolü de vardır ve o protokolde evlilik ve özel hayata yönelik açıklama yapılmaması ile ilgili sıkı maddeler vardır. Bu maddelerden kalanları anlatmış Şeyma kitabında. Çocukluk hayalleri, moda hayalleri, babası, annesi, yemek tarifleri filan. Çok ciddi söyleyeyim ben daha kötülerini de okudum. Bu kitabı Ahmet ya da Ayşe çıkartsaydı kimse bu kadar konuşmazdı emin olun.

Bu Sosyal Medya Bizim Ayarımızı Bozdu

Ben size bu eleştirilerin kaynağını söyleyeyim mi? Popüler kültürün yarattığı bir figür ve bu figürün yazdığı bir kitap popüler olmuş. Bu popülerlikten faydalanmak isteyenler de bu kitabı eleştirerek, Şeyma Subaşı’nın popülerliğinden faydalanmış. İşin özeti bu. Ne kötü kitaplar yayınlanıyor. Onları neden eleştirmiyorsunuz? Onlar için neden sosyal medyada yaygara kopartmıyorsunuz? Bu ülkede sosyal medyada herkes her an her şey olabiliyor. Bir gün müzik eleştirmeni, bir başka gün televizyon eleştirmeni, bir diğer gün kitap eleştirmeni, bir gün akademisyen, bir gün doktor, cerrah Allah ne verdiyse sosyal medya tayfası her şeyde uzman. Uzun lafın kısası, bu sosyal medya illeti bizim toplumu biraz şaşırttı, biraz da bozdu. Rotadan çıkan uçak gibi havalandı herkes, bu işin sonu pek hayır değil bence.