SOĞUK SAVAŞ NOSTALJİSİ VE TEK KUTUPLU DÜNYANIN İFLASI

Süper güçler arasında, aslında, danışıklı dövüşe dayalı bir tiyatro sergilenmekteydi. Muhtemelen kamuoyuna açıklanmayan gizli bir anlaşma da yapmış olabilirlerdi.

Bizim kuşak “soğuk savaş” çocuğudur. Soğuk savaş dünyanın iki süper güç arasındaki silahlanma yarışı ve her an çıkabilecek bir üçüncü dünya savaşı ihtimali ile hatırlardadır. Her iki süper güç kendi etraflarında ülkelerden, her biri farklı iktisadi sistemlere dayanan, birer blok oluşturmuştu: NATO Ülkeleri ve Varşova Paktı ülkeleri.

NATO ABD’nin başını çektiği “liberal demokrasilerin” bir ittifakıydı. Bu ittifaktaki ülkeler kendilerini Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız rahmetli Demirel’in veciz ifadesiyle “hür dünya ittifakı” olarak sunmaktaydı. Tabiî ki, biz de bu ittifakın mümtaz bir üyesiydik ki, halen de öyleyiz. Öte yandan karşı taraftaki Rusya liderliğindeki Varşova Paktı da, sosyalist ülkelerden oluşuyordu. Bu ülkelerde de, insanlara kendilerinin “kapitalizmin sömürüsünden özgürleşmiş gerçek halk demokrasileri” olduğu söyleniyordu. Her iki bloktaki insanlar, karşı taraftaki insanların cehennemde, kendi taraflarındaki insanların da cennette yaşadığını düşünmekteydiler. Aynı zamanda, acımasız düşmanlarının her an saldırabileceği korkusuyla yaşamaktaydılar.

Gerçekten böyle miydi? Aslında hayır. Çünkü nükleer bir savaşın her iki tarafın da sonu olacağı bilinmekteydi. Ancak konvansiyonel silahlarda artış hızla devam etmekteydi. Her iki taraf da kendi iktisadi ve siyasi düzeninin diğerininkine göre daha iyi ve başarılı olduğunun propagandasını yapmaktaydı. Uzay yarışı ve spor bunun en önemli yansımalarıydı. Ancak her iki taraftaki ülkeler de, aslında, gerçek anlamda özgür değildi. Her bir ülkenin siyasi, iktisadi ve idari yapıları içinde bulundukları askeri bloğun stratejilerine göre biçimlenmişti. Aslında çok güzel bir Karagöz Hacivat oyunu kurgulanmaktaydı. Eski SSCB, yani Rusya, kendi etrafında sözde “emekçilerin egemenliğine dayalı halk demokrasileri” özde ise hepsi Moskova’dan idare edilen komünist partilerin bürokratlarının demir yumruğu altında yönetilen polis devletlerini toplamıştı. Emekçi halk, hırsız partililer tarafından yönetilmekteydi. Öte yandan, “liberal demokrasiler” olarak adlandırılan ülkelerde de aslında demokrasi memokrasi falan yoktu. ABD’nin tefeci sistemi tarafından yönlendirilen para akışlarına bağımlı, orduları milli ordu olmaktan çıkıp ABD ordusunun uzantısı haline gelmiş, içeride emperyalizmin uzantısı sahte iş adamlarından kurulu bir egemen sınıf ve onunla el ele diz dize romantik bir ilişki kuran siyaset esnafına dayalı bu ülkelerde bir yalan düzeni bulunmaktaydı.

Bu ülkelerdeki özgürlük ve demokrasi de bir masaldan ibaretti. NATO blokunda görünüşte halk seçimle yöneticilerini belirlemekteydi ancak bu seçilen yöneticilerin meşruiyetini ABD merkezli NATO sistemine bağlılıkları belirlemekteydi. Eğer kazayla seçilmiş yöneticilerden biri ABD – NATO sisteminden bağımsız hareket etmeye çalışırsa, ya bir skandalla ya bir ekonomik krizle ya da hiç olmadı askeri darbeyle indirilirdi. Çünkü NATO bloğundaki ülkelerin orduları milli ordu olmaktan çıkmış ve ABD’nin kolluk gücü haline gelmişti. Rusya merkezli Varşova Paktı da bu konuda çok masum değildi. Rusya’nın bu tür durumlarda müdahale yöntemi çok daha pratik ve dolaysızdı: Eğer bir ülke sistemde arıza çıkarırsa, Kızıl Ordu o ülkeyi doğrudan işgal ederdi.

Süper güçler arasında, aslında, danışıklı dövüşe dayalı bir tiyatro sergilenmekteydi. Muhtemelen kamuoyuna açıklanmayan gizli bir anlaşma da yapmış olabilirlerdi. ABD Varşova Paktı’ndaki karışıklıklara müdahale etmiyordu. Polonya, Çekoslovakya ve Macaristan’da yaşanan Rus işgaline NATO’dan hiçbir itiraz gelmemişti. Çünkü o alan Rusya’nın sorumluluğundaydı. Öte yandan Rusya’da ABD emperyalizminin ağırlıklı olarak Latin Amerika ülkeleri ve Türkiye’de yaptırdığı askeri darbelere sesinin çıkartmıyordu. Çünkü orası da Johnny’lerin çöplüğüydü. Hem Rusya, hem de Amerika bu durumdan memnundu.

Soğuk savaş düzeni, ülkeleri ideolojilere göre kamplaştırmıştı. Bu yüzden halkların dini ve etnik yapıları baskılanıyordu. Bunun bir istisnası vardı: Eğer dini ve etnik yapılar kendi işlerine yarayacaksa, o zaman NATO stratejisine uygun bir milliyetçilik ideolojisi, özellikle gelişmekte olan ülkelerde, pompalanmaktaydı. Bizde de bu olmuştu: Türk tarihinden ve Türk toplumunun ekonomi politik köklerinden bihaber, cahil kasabalı çocukları “serbest piyasa aşkı ve komünizm düşmanlığı” etrafında ve Papazefendi Fetoş gibi tipleri de, “kapitalizmin İslam’ın istediği sistem olduğu yönünde propaganda yapmak için” örgütlemişlerdi. Sözde demokrasiydik ya, demokrasilere muhalefet de gerekiyordu. Bu muhalif kötü adamlar da solculardı. Tıpkı sağcı-milliyetçi-dinciler gibi kasabalı cahil çocuklardan oluşan bir kısım “daaevrimci arhadaş” da CIA marifetiyle şekillendirilmişti. Bunlar memleket de “daaevrim” yapacaklarını zannedip, CIA’in askeri darbe senaryolarına gerekçe hazırlamaktaydılar. Bu “arhadaşlar” -istisnalar haricinde- doğru düzgün okumamış, Marx’tan bihaber, bazıları etnik azınlık milliyetçiliği gayreti içinde zavallılardı. Günün sonunda, her askeri müdahale sonunda da, ilk önce bunlar der dest edilirdi. İşin doğrusu Türkiye’deki sol hareketin SSCB’den çok ABD tarafından CIA marifetiyle yönlendirildiği aşikârdı. Böylece hem “komünizm öcüsü” halk içinde yaşatılmakta hem de memleket karpuz gibi ikiye bölünerek ülkenin dış müdahalelere karşı birlikte hareket etmesi engellenmekteydi. Adamlar sistemi kurmuş tıkır tıkır çalıştırıyorlardı. Bizleri de koyun gibi güttüler.

Ne olduysa Varşova Paktı kendi iç sorunlarından dolayı çökünce oldu. ABD’nin sahibi olduğu devasa orduya artık bir ihtiyaç yoktu. Aya adam göndermek gibi, o zaman hiçbir pratik karşılığı olmayan siyasi propaganda eylemlerine de, yani NASA’ya da, gerek kalmamıştı. Yahu düşünün, 1969’dan bu yana aya kaç defa adam yolladılar? Yıl 2019, 50 sene geçmiş aradan! Öte yandan kapitalizme geçen eski komünist ülkeler de kapitalizmde acemilik çekiyorlardı. Aynı zamanda, ideolojik farkların ortadan kalkması, ülkeler arasında ve ülkelerin kendi içlerinde dini ve etnik farklılıklara dayalı çatışmaların hortlamasına da yol açmıştı. Bu durumda ABD, istemeye istemeye dünyanın tek süper gücü konumunu kabul etmek zorunda kaldı. Bu ise şu anlama geliyordu: Dünyanın her tarafındaki ülkeler arası çatışmalara müdahale edecek, iktisadi krizleri önleyip küresel para akışını akamete uğratmayacak önlemleri alacak bir büyük ağabey rolü… Haliyle bunun maliyeti de çok yüksekti. ABD’nin bu maliyeti kaldıramayacağı çok açıktı. Kaldı ki, ABD emperyalist bir devletti. Bu devletin içindeki finans ve sanayi oligarşisi de, tek süper güç konumunu kullanarak kendi menfaatlerini arttırmayı amaçlıyordu. Bu da ister istemez, dünyada ABD karşıtlığını arttıracaktı. ABD bu rol için uygun değildi, bu rolü finanse edecek gücü yoktu. Sonuç şudur: 2008 Krizinde emareleri gözüken ve 2020-25 arası gelmesi tahmin edilen büyük Küresel Kriz’le sistemin tamamen çökmesi.

ABD bu keten pereden nasıl kurtulabilirdi? Soğuk Savaş’ın yeniden ihya edilmesi ile kurtulabilirdi. Ama artık ideolojik farklılıklar yoktu, bu iş nasıl kotarılacaktı? Coğrafi ve kültürel farkları öne çıkararak, yeni bir bloklaşma ile bu mümkündü. Pekiyi, kötü adam rolünün namzedi kimdi? SSCB dönemini yeni bir Rus Çarlığıyla harmanlamak isteyen Putin bu işe gönülden razıydı. İşte bugün dünyada olan bitenin arkasında kurgulanmaya çalışılan bir Serin Savaş projesi bulunmaktadır. Hiç şüpheniz olmasın, bu bir Karagöz Hacivat oyunudur.

Pekiyi biz neredeyiz? Hangi gruba katılacağız? Pazartesiye devam ederiz…

Hayırlı Cumalar…