SON KAHRAMANIN ARDINDAN

Tarık ÇELENK 06 Ağu 2018

Çocukluk ve gençlik yıllarımız, hep kahramanlarla iç içe büyüyerek geçmişti.

Yabancı kahramanlar; Tommiks, Teksas, Kaptan Swing ve Zagor’, yerliler ise (yabancılar kadar masum olmamak ile birlikte) Karaoğlan, Tarkan ve Malkoçoğlu idi. Tabi birazcık üşenmeyip çizgi dizi kolaycılığından kaçıp Feridun Fazıl Tülbentçi ve Bekir Büyükarkın gibi tarih romancılarımızı okuyabilenler için ise, romantik ve idealist nitelikleri ile gerçeğe yakın yerli ve milli kahramanlarımızla da tanışabilirdiniz.

Bu romanlara baktığınızda tarihimizin her olayının arkasında görünmeyen kahramanları mevcuttu. Feridun F. Tülbentçi romanlarında; Yavuz’un zaferleri arkasında Hasan Can ve İran kökenli Muslihittin Çelebi, Kanuni’nin zaferleri arkasında, Hasan Can’ın oğlu Yakup ve arkadaşları, Bekir Büyükarkın’ın romanlarında ise; Haçova zaferi ardında akıncı beyi Koca Memil ve müritleri ile Şeyh Hızır mevcuttu.

70 ve 80’li yılların genç kuşakları olan bizler için bu modeller güzel olduğu kadar bugünlere göre oldukça masum şeylerdi. Bir de bunlar o günlerin milliyetçi romantizmi ve idealizmi ile de iç içe geçtiğinde ayaklarımızı yerden kesiliyordu doğrusu.

Tüm platonik aşklarımız, kariyer tercihlerimiz, fedakarlıklarımız ülkemizi, milletimizi veya devletimizi göremediğimiz ama var olduğuna inandığımız kötülüklerden ve düşmanlardan kurtarmaya adamıştık. Düş dünyamızda hepimiz birer kahraman adayıydık...

Sağ’da ve Sol’da vuruşan gençlik gruplarının efsane kahramanları da hatırı sayılır miktarda mevcuttu. Y. Milli Mücadele grubunun önde gelen kahramanları ise bizim için Aykut Edibali ve Y. Arslanargun idi. Ortaokul ve lise yıllarımda bu hareketin son dönemlerine sempatizan seviyesinde yetiştiğimde dağılma sürecini de uzaktan gözlemlemiştim. Gerek o dönemde kulağıma gelenlerden, gerekse de Türk siyasetindeki performansından Aykut beyin büyüsü hiçbir şekilde zihnimde ve gönlümde kalmamıştı. Üniversitenin başlangıcında ise Y.M. Mücadele defterini açılmamak üzere kapatmıştım.

Yıllar geçtikçe bu çevreden gelenlerin genel önyargıları Yavuz beyin “Derin devlet” in adamı olduğu, 4,5 yıl hapiste yatmasının anlam taşıdığını, görevlerinden birinin bu grubu dağıtmak olduğu, sonradan T. Özal’ın yanında bulunup ona destek verdiğini ardından bir nakliye grubunu organize ederek hayatını kazandığı ifade ediliyordu.

Yavuz bey bu anlatılanlar ışığında zihnimde aksiyoner ve kabadayı dünyasında da sözü geçen, Aykut bey ile yolları hiçbir zaman kesişmeyecek farklı bir karakter özelliğini taşıyordu. Hatta yakınımdaki çok kişi onunla birlikte gözükmenin ciddi mahsurlarından bahsederek onu tanımayı benim için daha ilginç kılıyorlardı.

Kendisi ile ilk karşılaşmam tesadüfen Cemil Çiçek beyin yanında oldu. Cemil beyin gösterdiği saygı bana bu işin nakliyeciliği ve kabadayı dünyasını aşan bir boyutu olduğunu göstermişti.

İkinci özel ziyaretim esnasında bir ara bacak üstü oturmanın kendisini geleneksel olarak ciddi rahatsız ettiğini dik bakışlarından anlamıştım. Yıl 1999 idi bana Ş. Süreyya Aydemir’in “İhtilalin mantığı ve 27 Mayıs” kitabını hediye etmişti. Mütevazi eğreti iş ortamı, evi ve saygı değer ailesini görünce üzerinde kasıtlı bir yanlış algı inşa edildiğini anlamaya başlamıştım.

Bu vesilelerle 2000 tarihinden itibaren başladığımız dostluğumuz hep devam etti. Ben onu farklı kişilerle tanıştırırdım, o da beni. Sık sık çevresine “Tarık beni soğuduğum çevreme ve hayata tekrar döndürdü” derdi. Çevresinden gizlediği hayırları vardı. Vefalı idi yıllar önce kader birliği yapmış olduğu sonradan yatalak hayata giren ve diğerlerinin yalnız bıraktığı arkadaşlarına yıllarca ilaç taşıdığına ve çocuklarına iş bulmaya çabaladığına şahit olmuşumdur. Duygusallığı ve 5 yaşındaki bir çocuğun saflığını, kişiliğinde barındırıyordu. Bu açıdan ikna etmek kolaydı. Kimseye kin tutması mümkün değildi. Aykut Edibali’yi bile bir yakınının vefatı üzerine benim telefonumdan aramış başsağlığı vermişti. Bu özelliği onun lider olarak kalmasını değil her zaman bir ağabey olmasını mümkün kılmıştı.

Babası Cumhuriyetin ilk bürokratlarındandı. Ama kendi değimi ile o zamanki farmason networkunda olmadığı için vali yardımcılığından öteye terfi ettirilememişti. Annesini çocukken kaybetmişti. Babaannesi onu Afyon’da sabah namazlarında cemaati, ikindinin de sünnetini terk etmemesi üzerine yetiştirmişti. Gerekçe basitti “ileride sancak-ı şerifi taşıyabilmeye layık olabilmesi”. Bakıldığında kendi kuşağının ender muhafazakar aristokrat-orta sınıf-devlet terbiyesi görmüş ailelerinden birinin evladı idi. Bu da onu diğer ‘dava arkadaşlarından’ ileride, hep farklı ve gizemli kılacaktı.

Barla’da babası kaymakamken üstat Bedüzaman Said Nursi’nin kendisini paytonda kucağına alıp sevip ve dua ettiğinden bahsederdi. Afyon lisesi yıllarında öğretmenleri Haluk Nurbaki kendisi ve bir grup arkadaşını etkilediğini anlatırdı. İstanbul’a üniversite için Aykut beyin de dahil olduğu bir grup Afyon liseli ile gittiklerinde milli bir motivasyon ile hep arayışları olmuş. Ziya Uygur ile tanışmışlar. Ziya beyin sıkça coğrafya ve Tevrat anlama okumaları yaptırdığını anlatırdı. Belirli bir süre sonra da Ziya bey ile yolları ayrılmıştı. Ziya beyin etkisi kendisinin determinal tarih anlayışını Yahudi etkisiyle temellendirme çabalarından görebilirdiniz. Yahudi karşıtı değildi ancak Yahudiliğin anlaşılmadığı takdirde geçmişin ve geleceğin analizinin eksik kalacağını düşünürdü.

M. Mücadele hareketini kurarken teşkilatçılık ve konsept belirleme hususlarında hep arka planda imzası olmuştur. Ülkücü gruplara atıf edilen yakın arkadaşının öldürülmesi olayında sağduyu örneği olup kan akıtılmasını önlemiştir.

Bana hep “devlet büz gibidir karşıya alınmaz”, “gece yarısı sokakta temel güven duygusu ile rahat dolaşıyorsan orada devlet vardır”, “Bu milletin içinde farklı anasırlar da var onun için biz hep sadece milletimiz terimini kullanırdık” derdi. Bu anlamda hep devletçi ve milletçi idi.

Mücadele hareketinin bitirilmesine zamanın başbakanının ve ilgili kurumunun karar verdiğine bu nedenle Aykut bey ile aralarında nifak çıkartıldığını düşünürdü. Hareketin Atatürk ve tasavvuf karşıtı kurgulanması ve algılanmasını düşürülen bir tuzak olduğuna inanırdı.

Hapse girecek hiçbir suçu işlemediği kanaatindeyim. Muhtemelen ya bir komploya kurban gitti veyahut da bir arkadaşını korumak için bu riski üstüne aldı. 4 yıllık hapis hayatı ona farklı deneyimler ve dostlar kazandırdı. Gözlemlediğim kadarı ile özellikle M. Kemal Atatürk hakkında ki görüşlerinin ideal pozitife evirilmesi bu döneme rastlar. Kendisinden Atatürk hakkında çok şey öğrendim. Bence Atatürk’ün toplumun tüm kesimlerinin ortak bir tarih öznesi olduğunu kaynakçaları ile üretecek ve ikna edecek yegane kişiydi.

Yavuz ağabeyi doğru tanımlayan ve istifade eden ender kişilerden biri ise merhum Turgut Özal’dı. Yavuz bey, Turgut beye gerek parti kuruluşunda, gerekse de bürokraside ki yapılanmada bila bedel destek verdi. Diyebilirim ki Mücadele hareketinin yetişmiş kadroları, Turgut bey döneminde Türk siyasetine kazandırıldılar ve bugünlere devam ettiler.

Arkadaşları ve kamuoyu kendisini aksiyom ve teşkilatçılık özelliğini hep öne çıkarır. Ancak Türk sağında olamayacak kadar entelektüel kapasitesi nedense gözden kaçırılır. Çok iyi bir okuyucu idi. 500 sayfalık bir felsefe kitabını altlarını da çizip notlar alarak gece yarısı 4 saat boyunca kesintisiz okuyarak bitirebilirdi.

Ekopolitik çalışmalarım esnasında özellikle Türkiye’nin Büyük Çatısı platformunda hep yanımda olmuştur. Kürt sorununun uzlaşarak ve ikna yoluyla çözümünün, Kürt kardeşlerimizin dış güçlerin etkisinde kalmamalarının yegane yolu görürdü. Seydi Fırat, Gültan Kışanak gibi siyasilerle bu platform vasıtası ile hep iletişim kurdu. Sağ mahallenin baskısına aldırış etmedi. Sık sık bana evladım kurduğun diyalogları hiç koparma yarın bu ilişkiler devlet-millet için gerekli olacak derdi. Bu meyanda eski talebeleri Ayhan Bilgen ve Altan Tan ile aralarındaki saygı ve sevginin devamlılığını önemserdi.

Anılarını yazabilseydi gelecek kuşaklar ve sözlü tarih açısından iyi olurdu. Onun üzerinden 50-60-70-80’li yılların okunması gelecek aydın kuşaklar için önem arz ederdi. Ancak gerek eski arkadaşları ile tartışma ortamına girmemek, gerekse de güvenlik kaygıları için yazmamayı ve konuşmamayı tercih etti. Önemli sayılabilecek bir dergi ve kitap arşivi-kütüphanesi vardı. Ailesinin burada en doğru kararı vereceğine inanıyorum.

Aykut bey cenazeye katılmadı bildiğim kadarı ile aramadı da, sonradan duyduğum kadarı ile oğlunu göndermiş, ancak cenazede Aykut bey haricinde Yavuz beyin talebeleri ve arkadaşlarından bir eski Başbakan, iki T.B.M.M başkanı, Ankara ve İstanbul eski B. Şehir başkanları ve şimdiki Yargıtay başkanı ile inanmış müminler vardı. Kendisini mücadele hareketi dağıldıktan bugünlere gelindiğinde bile tüm arkadaşlarına karşı hep sorumlu hissetti. Hiçbir zaman eski dostları ile görüş farklılığına düşseler dahi bağını koparmadı. Bunu cenazesine katılanlardan da anlayabiliyordunuz.

Yavuz Arslan Argun benim için 70’li yıllardan bugüne fütüvveti ve ilgili nitelikleri ile zaman yolculuğunu tamamlamış vicdanını kayıp etmemiş gerçek bir kahramandı. Korkarım ki yitirdiğimiz bu son kahramanın ardından bıraktığı boşluktan Sağ’ın vicdanını ve ferasetini bulmakta oldukça zorlanacağız.