SORUN CARTLAND'IN KOPYALANMASINDA

Postmodern bir erkek, kültürlü bir kadına aşık olur, ama "sana deliler gibi aşığım" diyemez çünkü Barbara Cartland'ın bu sözleri önceden yazdığını kadın bilmektedir ve kadın adamın da bunu bildiğini bilmektedir.

Umberto Eco Postmodernizm'in geçmişi ironiyle kullanmasını şu örnekle açıklar. Postmodern bir erkek, kültürlü bir kadına aşık olur, ama "sana deliler gibi aşığım" diyemez çünkü Barbara Cartland'ın bu sözleri önceden yazdığını kadın bilmektedir ve kadın adamın da bunu bildiğini bilmektedir. Buradaki çözüm erkeğin kadına "sana Barbara Cartland'ın ifadesindeki gibi deliler gibi aşığım" demesi, yani bir başka metne gönderme yaparak söz söylemesidir.

İsmail Kılıçarslan'ın "Muhafazakar orta sınıf nasıl delirdi" başlıklı yazısı da Nihat Genç'in "İslamcı Erol nasıl çıldırdı" kitabına bu çeşit bir göndermede bulunuyor gibi... Kılıçarslan tıpkıbasım hatları, romantik Bosna turlarını aşağılayıp muhafazakarların tüketim kültürünü eleştiriyor eleştirmesine de bunu postmodern bir surette yapıyor gibi.

Aslında Müslümanca baktığımızda Bosna turuna çıkmanın veya tıpkıbasım hatlarla ilgilenmenin kötü bir tarafı yok. Cumaya gitmenin kötü bir tarafı olmaması gibi... Sorun Barbara Cartland'ın kopyalanmasında. Hele yazıdaki "gündelik politika konuşmak dışında hiçbir şey yapmadığı için beyni süngerleşmiş milyonlara sahibiz" ifadesi tam bir cart...

Önce millete hürmet etmek gerek azizim. Bakın Adnan Ziyalar bir adli tıp hatırasını anlatıyor.

"Dosyasında üç cinayet hadisesi bulunan bir mahkumu muayene edeceğim. Görevliler 35 yaşlarında bir genç adamı çalışma odama getiriyor. Ayağa kalkıyorum ve mahkuma "hoş geldiniz, buyurun oturun" diyorum. Mahkum çok şaşırıyor. Bugüne kadar hiç kimse ona "hoş geldiniz, buyurun oturun" dememiştir. Yüzüme şüphe ile bakıyor. Tekrarlıyorum ‘buyurun oturun, kahvenizi nasıl içersiniz?". Karşılıklı kahvelerimizi içiyoruz. Muayene bitiyor ve mahkum koğuşuna dönüyor. Aradan 15 yıldan faza bir zaman geçmiştir. Çalışma odamdan içeriye bir adam giriyor. “Doktor bey, beni tanıdın mı?” diyor. Adama dikkatle bakıyorum tanıyamıyorum. “Kahveyi hatırla” diyor. Ben kahveyi hatırladım ve birbirimize sarıldık. İki insan 15 yıl sonra bir saygının iadesi için bir araya gelmiştik. O insanı Van’dan İstanbul’a getiren şey sadece saygıydı. O bir mahkum olabilirdi. Ama o bir insandı ve saygıya layıktı. ‘Sana bir kahve borcum var doktor’ diyor. Bir kahvede oturup ikinci ve son kahvelerimizi de içiyoruz. İkimiz da gözleri yaşlı ama çok mutluyuz. Çünkü biz iki insanız."

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Mehmet Ali Karadeniz, Mehmet Şevket Eygi, Süleyman Akif Emre ve Emin Işık'a rahmet dilerim.