SORUNLARDAN KİŞİLİK DEVŞİRMEMELİYİZ

Ümit G. CEYLAN 10 Kas 2022

İlişkilerimizin temelindeki en büyük sorunlardan birisi insanın kendini yeterince tanımamasıdır.

İlişkilerimizin temelindeki en büyük sorunlardan birisi insanın kendini yeterince tanımamasıdır. Kendimizle yüzleşmekten korkuyor olmak ve sürekli bundan kaçmak, ertelemek sorunu daha da derinleştirir. En kötüsü de kendinde bir kusur olmadığına hep inanan ve kusuru, sorunu sürekli dışarılarda arayan insanlar kavgacı, çatışmacı veya tam tersi pasif – agresif ve içe dönük sürekli bahaneleri olan insanlardır. Adeta sorunlardan örgü örerler gibi ilmeğin bir ucu kendinde olmalarına rağmen bunu göremez ve çözümün de bir parçası olmaları gerektiğine inanmazlar. Çünkü onlara göre onlar suçlu değildir ama sorunlar da hep onları bulur. Adeta sorunlardan bir kişilik devşiren bu insanlar birlikte oldukları arkadaş grupları içinde de yalnızdırlar. Hatta hep yalnızdırlar. Çünkü sorunlu kişilikleri çözüme yaklaşmaktan çok hayali sorunlarla hemhâl olmalarına sebebiyet verir.

Sağlıklı iletişim, sorun çözer

Sorunları tartışmak sorunları çözmez. Sorunu çözmeye odaklanmak, sorunun kaynağını bulmak ve davranışların sebep olduğu hataları bulup çıkartarak düzeltmek bir daha onları yapmamaya yönlendirir. Hata herkes yapabilir ve yapılmalıdır. Ama sorunların üzerinde durmak sürekli aynı yerde debelenmek hiçbir şekilde iletişim kurmaya yaramayacaktır. Tam tersine tarafları yoracaktır. Hatta insanın kendisiyle olan iletişimi de bu tür davranışlar kesebilir. İşte en büyük sorun da burada başlar. Kendi iç dünyasıyla iletişimini kesmiş bir kişi toplum için en büyük tehlikedir. Sorunlar sürekli onları bulur ve bu adeta onlar için bir beslenme ve kişilik oluşturma şeklidir. Sorun çözme kapasitesi yüksek kişilere bir bakın. Etrafları tatlı su kaynağı gibidir. İlgi odağı halindedirler. İletişimin esas amacı karşımızdakini anlamak ve sorun çözmektir. Bu nedenle siyaseten de kendimize ilgiyi, eski sorunları gündeme getirerek çekemeyiz. Eskiler eskide kalmıştır bugüne dair yeni şeyler söylemek lazım.

Sorunu sorun olmaktan çıkarmak

Olayları büyütmek, kolay tarafından görmemeye ısrar etmek ve haklılığını ispatlamaya çalışma çabası sorunları daha da büyütür. Zaten amacı sorunları sorun olmaktan çıkarmak olmayan kişi bu davranışlarını devam ettirdiği sürece yalnızlığa mahkûm olacaktır. Çevresi zamanla azalacaktır. Yeni bir çevre edinse bile onlar da zamanla uzaklaşacaktır. Çünkü insanların çoğu sorunlu insanlarla yaşamak istemez. İnsan sosyalleşmek, dertleşmek, hoş vakit geçirmek, anlaşmak için ilişki kurar. Kişilik oluşturmak sağlam ayakları yere basmak demektir. Hiç kimseye bağlanmadan, bağlı kalmadan ve sorunları da kendine kişiliğin bir parçası haline getirmeden saf ve duru bir insan olabilmek ne güzel. Sorunlar çözülmeyecekse hep aynı sorunlarla debeleneceksek nasıl öğreneceğiz? Nasıl insanlıkta ilerleyeceğiz. Sorunları ne zaman sorun olmaktan çıkaracağız, işte o zaman insan olacağız.

Kolay değil biliyorum

Biliyorum etrafımızda sorunlardan devşirilmiş kişilikler varken nefes alabilmek bile o kadar zor oluyor ki. Hele bir de bunlar burnunuzun dibindeyse. O kadar iyi anlıyorum ki. Ama inanın bu da bizim sınavımız. Onlara sorun çözmeyi öğreteceğiz, insanlık için. Sorunları bir menfaat elde etmek için çözmeyeceğiz. O zaman sorun çözmüş olmayız zaten. Çünkü bu kez de çözülmüş sorunlardan bir kişilik devşirmiş oluruz ki bu da insan olmamıza engel olan başka bir ikiyüzlü iletişim şeklidir.

BİR MESAJ

Bazen öyle yoğun bir düşünce sirkülasyonu içinde olur ki kafanız, ne yazsam diye düşünüp durursunuz.  Bugün tam da böyle bir durumdayım. Ama beni geçen hafta en çok ne etkiledi diye düşündüğümde hemen aklıma Şöhret Karaduman hocamızın paylaşımı geliyor. Demiş ki; Türkiye’de neden akademide hocalar bu kadar egolu? Tam da yarama basmıştı. O kadar haklı ki. Sadece Akademi mi? Ama akademide olunca çok dikkat çekiyor. Sivil toplumdaki egoyu bir bilseniz şaşıp kalırsınız. Ayak kaydırmacaları ve kanunsuzlukları. Ama madem konu akademi söyleyeyim. Ben aslında bu konularda çok yazdım ama olsun yine de söylemekte sıkıntı yok. Ego tavan çünkü hazımsızlık var. Çünkü o bilgiyi içselleştirmemiş. Çünkü o bilgiyi ezberlemiş. O bilginin araştırmasını yapmamış. O bilgiyi bizzat tecrübe etmemiş. Ego tavan çünkü korkuyor. Korkuyor gerçeğin açığa çıkmasından. Yani janjanlı paketin üstündeki yaldızların dökülmesinden korkuyor. O yüzden de böyle bir mesafe koymuş sözüm ona insanlarla arasına. Öğrenciler hiç yaklaşamıyor, meslektaşları hepsi birbirinde egolu zaten. Böyle bir ortamda da bilim gelişmez zaten. Yazık diyebiliyorum sadece. Öğrencileri soğutuyorsunuz, başka bir işe yaramıyor. Çünkü egonuz varsa o verdiğiniz bilgi öğrenciye geçmiyor. 

NE OLACAĞIMIZ BELLİ Mİ?

Hangi sarayın, hangi köşkün güzeliydin kim bilir? Şimdi yıkık, virane belki de kalbi sökük dünyanın içinde mahkûm kaldın. Nerden bilebilir insan ne olacağını? Ne olduğunu bilirken, ne olacağını hiç düşünmez. Belki bu yüzden şaşkınlığımız. Bir baldırı çıplağı, üstü başı perişanı görünce kafamızı çevirişimiz. Yüzümüzü ekşitmemiz. İnsanlığa yakıştıramayışımızdan belki de kabullenemeyişimizden. Çünkü insan kendini görür başka insanın halinde; kabullenemez. Ama ne olacağımız belli mi? Ne olduğumuzdan bu kadar eminken. İşte bu yüzden para, mal, mülk biriktirsen ne olacak! Ancak maddenin soğuk yüzüyle kalakalır insan. Oysa bir sıcak el, bir yumuşak kalptir insana can veren. İnsan hak ettiklerini yaşar. O yüzden bugün ne oldum demekten çok yarın ne olacağını düşünerek yürümeli insan. Biri yürüyor zar zor caddeden. Eli ayağı titriyor. Acıyoruz haklı olarak. Keşke insan ne olacağım deseydi de kalpleri kırmasaydı, kendini bu hale teslim etmeseydi.

ÖZLEM YILMAZ MERİÇ KY

GÖZ HAKKI

Paylaşmayacağın bir şeyi göstermemek hâlâ geçerli bir terbiye kuralıdır; eskilerin kısmen, yeni nesillerin ise neredeyse tamamen unuttuğu...

Hatırlayın, mahallede oyun oynarken işten eve gelen babalara rastlardık çocukken. O babaların eli kolu dolu olurdu hep ve poşetlerden görünen bir kaç güzel yiyecek her çocuğun gözüne ilişirdi hemen. Ne alınmışsa "göz hakkıdır" diyerek üçe beşe bölünür herkese pay edilirdi.  Payımıza ne kadar düştüğü değil, o poşetlerin doğruca eve gitmeyişiydi değerli olan. Görülenin hakkı bertaraf edilirdi böylece. İlla görünmesi de gerekmezdi aslında, kokusu yayılan güzel yemekler yapılınca, o kokunun komşulara gitme ihtimalleri tümüyle hesaplanarak tabaklar hazırlanırdı. Bu telaş ile kapıları çalmak gördüğüm en iyi matematik hesabıydı ama hesaplar zamanla çok şaştı.

Büyükler bilirdi işi...

Alimlerden bazıları  için anlatılır ki, kasapta vitrinde duran eti başkaları gördüğü için almayıp kimsenin görmediği yerinden almayı ve yemeyi uygun bulurlarmış. Başkaca aldıkları şeyleri kese kağıdına koydurmak, içindekileri kimseye göstermeden hane halkına götürebilmek de oldukça imtina edilen durumlar olarak nakledilir. Nazar edilen ve ele geçmeyen şeylerin muhteviyatı hala şifa ve hayrını görmek bakımından mevcudatını koruyabilir mi bilinmez(!) ama her birimizin  vitrine konmuş hayatlarına bir perde şart.

Perdesiz bir hayatın içinde kendi ellerimizle kendi huzurumuzu başkalarının nazarına sunup apaçık, sere serpe yaşıyoruz. Baş edemediğimiz bir arzumuz, bir gösterme telaşımız var. Gördüklerimiz, tattıklarımız, hissettiklerimiz, dokunduklarımız kısaca tüm maddi ve manevi deneyimlerimiz  başkalarına sunma derdimiz yüzünden  olağan hayatımızın maneviyatını yerle yeksan etmek üzere. Düşünmek istemiyoruz. Mesela, bazen sevinçlerimiz hüzünleri olanlarla ortak bir payeye denk düşer, sen gülerken başkasını ağlatır; deme! Bazen gittiğin yerler cennetten bir parça gibidir, ben gördüm demek istersin ama hiç gidemeyen de görür, gördüğüyle kalır; gösterme! Senin var deyip "göstererek" şükrettiklerin, başkalarının üzüntülü bir kaybı olabilir. Senin aldıkların başkalarının hayal ettikleri olabilir. O zaman şifasını, hayrını, bereketini, huzurunu görebilir mi insan?

Belki de şu hikaye bir ucundan tutar bu yazıda anlatılanların...

Maddi imkanları sınırlı üç kardeş anneleriyle akşamın bir vakti eve gitme telaşıyla yola koyuluyor. Yol uzun ama yürümek icap ediyor. Annelerinin hızına yetişmeye çalışan üç küçük çocuk kendinden büyük adımlar atıyor. Baba gurbette çalışıyor anne her şeye maddi olarak da yetşememenin zorluğu içinde. O an tek düşündüğü bir an evvel eve varabilmek. Bu tempoyla ilerlerken  büyük çocuğun gözü, ellerinde haşlanmış mısır ile ailecek yürüyüş yapan birilerine takılır. Aile o çocuğun bakışlarını fark eder, ama O yine de bakmaması gerektiğini bile bile bakar onlara, özellikle de yedikleri mısıra. Gözünü, hem ailecek yan yana oluşlarından, hem aceleleri olmayışlarından ve özellikle de mısır yiyor olmalarından sebep çekmek istemez, mısırı da pek sever ama o telaşda annesine bunu diyemez. Bazı şartlar öyledir işte, öylece isteyemeyecek kadar büyüyüverirsin bir sebeple. Sevilir böyle çocuklar, ne güzel yaşından büyük, olgun çocuk derler. Halbuki çocuk hep çocuktur. Velhasıl kendince içlenir bu hale. Annesinin hızına yetişmek derdine adımlar iyice hızlanır ve geçip giderler onları koyuldukları yolda. Çok geçmeden arkadan bir kıyamet kopar. Bir çocuk şiddetle ağlar. Bakışları ile çok şey anlatan çocuk o bakışlarının sonucunu istemsizce mısır yiyen çocuğun düşüşüne bağlar. Hem utanır hem de çok üzülür. Yine çok geçmeden biri seslenir arkadan. ‘Abla’ der nefes nefese mısır yiyen ailenin diğer çocuğu, ‘bunu annem size gönderdi’ deyip ortadan bölünmüş bir mısır uzatıverir anneye. Anne olan bitenden habersiz şaşkınlıkla bakar, gelen çocuk “göz hakkıdır” der.

Bu hikâye canıyla kanıyla tüm duygularıyla gerçektir. Anne o gün gelen o mısırı almış mıdır bilinmez ve o çocuk o mısırdan tattı mı anılarda siliktir. Ama bir gerçek var ki o mısırın tadı yok ama kokusu hâlâ bu satırlarda dolaşıyor...

KADININ BİR DERDİ VARDI

Bir kadın aracını yokuşun başında gelişi güzel durduruyor. Kucağında bebek yaşındaki çocuğuyla direksiyon başında. Yukarıdan ve aşağıdan gelen herkes duruyor. Kadın ısrarlı yol vermemekte. Kadının bir derdi var belli ki inmeyecek arabadan. Tam önünde duran diğer araçtaki iki kadın sinirli bir şekilde iniyorlar arabalarından. Kadın onları umursamıyor ki, duymuyor bile, sakin ses tonuyla inmeyeceğim, yol benim diyor. O iki kadın çocuğumuzu alacağız ana okulundan, arabanı çek diye daha da sert bir ses tonu ile seslerini bağırma düzeyine yükseltiyorlar. Ama kadın donuk ve tavizsiz, inmeyeceğim, yol benim diyor. Başka bir şey de demiyor. Öylece direksiyonun başında oturuyor. Yol iyice tıkanıyor. Araçlar kuyruk oluyor. Bazı araç sahibi beyler geliyorlar kadını ikna edemiyorlar. O iki kadın iyice sabırsızlanıp hakarete başlıyorlar. İş çirkinleşiyor. Ben kenardan izliyorum. Yukarıdaki araçlar geri geri çıkıp başka yoldan dönüyorlar. Bu iki kadının aracı burun buruna. O iki kadından biri polisi arıyor. Sonunda kucağındaki bebeğini kucaklayıp, arabayı orta yerde bırakıyor kadın. Esnaf geliyor kadını tanıyormuş. ‘Abla etme noldu bir şeye mi sıkıldın’ diyor. ‘Arabadan çık hadi ben kenara çekeyim’ diyor. Arabasını orta yerde bırakan kadın, tanıdığı esnafa arabayı bırakıyor, kendi gidiyor, bir yerden diğer çocuğunu alıyor. Esnaf kadının arabasını kenara çekiyor. O iki kadın da bu esnada gidip çocuklarını almaya gitmişlerdi zaten. Kim bilir kadının canı neye sıkılmıştı. Derdi neydi? Bilemeyiz ki! Keşke anlamak için o iki kadın nazikçe konuşsalardı. Üstelik o iki kadından biri de psikologmuş. Kadının gözleri iyi bakmıyor var bir şey diyordu, psikolog olan. Kalbe seslenmek lazım böyle zamanda, bağırmak hiçbir işe yaramaz.   

ARTI EKSİ

Artı

Otobüsten manzara

Otobüsteyim ve dışarısını bir film şeridi gibi izliyordum. Araçlarla dolu otoyolda ilerliyoruz. Taksiler müşteri alıyor, bırakıyor. Minibüs korna çalıyor, baktığım pencerenin yakınından geçiyor. İnsanlar telaşlı, telaşsız, yorgun yürüyor. Çocuklar, gençler her yaştan insan bir yere gidiyor. Tam bu esnada dünyada çok şey oluyor. Yine tam bu esnada otobüs şehir hastanesinin önündeki durakta duruyor. Hastaneden henüz çıktığı anlaşılan yaşlı bir amca bastonuna tutunamıyor, yere düşüyor. Simitlerini simit tablasına yerleştirmekle meşgul genç adam görüyor amcayı. Elindeki simitleri hemen bırakıp amcayı yerden kaldırıyor. Başka bir kadın da koşturuyor amcaya yardıma. Gülümsüyorum. Amca iyi. Otobüs hareket ediyor. Manzara değişmeye devam ediyor.

Eksi

Baba ve oğlu

Baba ve oğul sokakta yürüyorlar önümden geçiyorlar. Adam öyle bir küfür edip çocuğun kafasına vuruyor ki; içim cızzz ediyor. Sokağın ortasında öfkesini çocuktan çıkaran baba ve o babanın çocuğu böyle büyüyecek. O zaman o çocukta bir gün başkasına vuracak. Belki de okulda arkadaşına vurup aynı küfürleri edip, babasının hıncını arkadaşından çıkarıyordur. Ne acı. Peki! Bu babaya kim terbiye verecek. Doğrusunu anlatacak. Öğretmen belki fark edecek ve uyaracak. Belki..

BASKETBOL OYUNCULUĞUNDAN KOÇLUĞA

Bilqis Abdul-Qaadir genç bir kadın. ABD’de yaşayan zenci bir ailenin kızı. Henüz dört yaşındayken basketbol oynamaya başlıyor. Büyüdükçe okul takımı ve diğer başarılar ardı ardına geliyor. Memphis Üniversitesine basketbol bursu ile giriyor ve yüksek akademik başarı ile bitiriyor. Sonrasında Avrupa liginde (FIBA) basketbol oynarken bir kurala takılıyor. Bu beş inçten büyük başlığı yasaklayan kuraldı. Belqıs başörtüsünden ve kapalı basketbol kıyafetinden ödün vermek istemediği için basketbolu bırakıyor. Geçen hafta KADEM’in kültürel kodlar ve kadın temalı programında konuşan Belqıs’ın başarı öyküsü dikkat çekiciydi. Basketbolu bıraktıktan sonra imza kampanyası başlatıyor. Birçok medya kuruluşu röportaj yapıyor. Dikkat çekmeyi başarıyor. FIBA’ya yasağı kaldırmaya zorluyor. Ve en önemlisi de artık Müslüman genç kızlar Belqıs gibi bir basketbolcu olmak istiyorlar. Şu anda onlara koçluk yapıyor, örnek oluyor. Belqıs hali hazırda ABD, Kanada gibi ülkelerin kamplarında basketbol programlarını yürütüyor. Belqıs sahalarda hakareti de görüyor. Bir genç kadının kaldıramayacağı şeyler oluyor. Ona neden böyle giyindiğini soruyorlar. Ama zamanla sahadaki başarılarını da görünce kıyafeti artık dikkat çekmiyor. Belqıs’ın azmi her genç kız için büyük bir örnek. Bu sadece bir başörtüsü meselesi değil. Başarı; değerlerinden ödün vermeden kendini var edebileceği bir alanda olmak. Belqıs böyle bir başarının sembolü olmuş.