ŞURAYA YAZIYORUM!

Aslı SERTDEMİR 27 Tem 2019

Yaklaşık 2 yıl önce Show TV'de "Artık Susma" adlı bir program vardı.

Programı Seda Sayan ve Uğur Arslan sunuyordu. Bir gün o programa Murat Şar isimli biri çıkageldi. Şar “Annesiz büyüdüm, annemi arıyorum. Beni yetiştirenlerin bana anlattığına göre annem Hale Soygazi” dedi. O dönem bu açıklama büyük olay yarattı. Hale Soygazi bu iddiayı reddetti. Hem sunuculara hem kanala hem de Murat Şar’a dava açtı.                                                                                    Biz bu olayı çoktan ardımızda bırakmıştık ki dava sonuçları ile tekrar gündem oldu. DNA testi sonuçlarına göre Murat Şar’ın annesinin Hale Soygazi olmadığı çıktı. Bu sonuç, Hale Soygazi’nin kanala ve sunuculara açtığı 1TL’lik sembolik davayı da kazanmasına sebep oldu. Soygazi bu haberi çıkaranlardan bir özür beklediğini açıkladı. Ben Seda Sayan’dan özür diler diye beklerken, çok ilginç bir açıklama yaptı. Bu tuhaf açıklamaya kadar olay benim için sansasyon meraklısı bir delinin kuyuya taş atmasıydı. Sonuçta ünlü olmak, gündem yaratmak için böyle haberlerle az karşılaşmadık. Amma velakin Seda Sayan’ın açıklaması çok ilginç, derin, alt yazıları okuyanlar için çok başka şeyler anlatıyordu. Sayan özetle “Özür dilemekte ne var, daha önce de defalarca ekip arkadaşlarım adına bile diledim. Ama bu olayda özür dilenecek bir şey yok. Yaşını başını almış bir adamın iddiası var. Ben de görevimi yapıp yayınladım.” Açıklamanın tam da burasına dikkatinizi çekerim! “DNA testinin sonucu ne çıkarsa çıksın. Yıllar sonra gerçeği itiraf eden, o çocuk benim çocuğum diyen ve çocuğuna sarılan bir dolu insana şahit oldum.” demiş. Yani bence Seda Sayan ne bu sonuca ne Hale Hanıma inanıyor. Biraz bile inansa bizim tanıdığımız Seda Sayan çıkar özrünü dilerdi. Şimdiye kadar duyup, gördüklerimiz sadece dağın görünen kısmı. Bana göre bir o kadarda görmeyip, duymadıklarımız var. Şuraya yazıyorum! Bu olay burada bitmeyecek... Altından bizi şaşırtan daha büyük bir şey çıkacak. Aslı demişti dersiniz…

Bu kışı da atlatırız

Siz şezlongunuzda güneşlenip, denize girip, miskinlik yapın. Millet burada deli gibi çalışıyor. Onlar için tatil çoktan bitti. Hava sıcak, nem var, yağmur yağmış fark etmiyor. Gariplerim haldır haldır çalışıyor. Hem de sadece sizin için. Sırf siz tatiliniz bitip eve döndüğünüzde depresyona girmeyin, üzülmeyin, sıkılmayın diye.Hoşunuza gidecek, izlemekten keyif duyacağınız işleri arayıp buldular. Ön çalışmalarını yaptılar. Hatta bir kısmının çekimleri bile başladı. Başlayacak dizilerle ilgili haberler de bir bir gelmeye başladı. Dikkatimi çeken birkaçını biraz araştırdım. “80’ler” dizisi TRT1’de tekrar başlayacakmış. Denk geldikçe izleyip, keyif aldığım naif bir dizi. Habere sevindim ama en büyük endişem eski tadını tutturamamaları. Edindiğim bilgilere göre dizinin anlatıcısı olan Şoray Uzun yine 80’ler kadrosunda varmış. Star TV’de “Sevgili Geçmiş” adında bir dizi başlıyor. Başrollerini de Emre Kınay ve Ece Uslu paylaşıyor. Her iki oyuncuyu beğensem de ikisinin de uzun zamandır şansı pek yaver gitmiyor. Nedense bana bu kez şeytanın bacağını kıracaklarmış gibi geliyor. “Sefirin Kızı” dizisi ile Engin Akyürek de bu yıl ekranlara geri dönüyor ve onun dizisi de Star’da. Bu adam ilginç, ne yapsa bir şekilde tutuyor. Karşısında kim oynarsa oynasın, konusu ne olursa olsun bence bu dizi de tutacak. Çok kısa süre Fatih Sultan Mehmet’i oynayıp bir daha herhangi bir projede yer almayan Kenan İmirzalioğlu’da TRT1’de “Arıza” adlı yeni bir diziye başlıyor. Umarım o da bu dizi ile bahtsızlar kervanından çıkar. TRT’de Diriliş Ertuğrul bitti ama “Diriliş Osman” Burak Özçivit ile Kanal D’de başlıyor. Fikrim, hiçbir zaman Diriliş Ertuğrul reytingini alamayacakları yönünde. Unutmadan Netflix için de bir iki dizi de dikkatimi çekti. Biraz inceledim. Maalesef hiç sevmedim.

Esas soru

“Ben yoruldum hayaaattt, gelmee üstüümee’’ türküsünü hepimiz ne dertli söylüyoruz. Herkes bir yorgun bir bitkin. “Alıp başını dağ başına gitmek” en trend hareket değilse de cümle. Peki, neden bu kadar yorgunuz? Ya da doğru soru şu bizi bu kadar yoran ne? Düşünüyorum da bizi esas yoran yaşadığımız hayat değil. Yaşayamadığımız hayat. O hayal ettiğimiz hayata götürür umudu ile yapılan her deneme bizi yoran. O uğurda karşılaştığımız olumsuz sonlar yıkımlar, yoran. Gün içinde bu umut için koşturmak, düşünmek, olmadığında üzülmek gerçekte yoran. Belki de en kötüsü o hayal hayatı yaşıyor gibi rol yapmak. Yorulduk, olmayanları elde edebilme umudu ile perme perişan koşturmaktan. O kadar yorgunduk ki kafamızı kaldırıp sahip olduklarımıza bakamadık. Aslında sevmek değildi bizi yoran, sevilmemek. Sevilmek için şekilden şekle girmek. Olmazlara evet demek yordu. Çalışmaktan yorulmadık ki hiç. Sevmediğimiz işe gitmekti bizi yoran. Her gün istemediğimiz bir dolu insana, düşünceye gülümsemekti bizi yoran. Aykırı gelen her duruma normal davranmaktı. Konuşmak değil susmak, anlatmak değil anlaşılamamaktı yoran. Aslı astarını bilinmeden ön yargılı kafalardı esasen bizi yoran. Şimdi doğru soru şu… Hayat mı bizi yordu, biz mi hayatı?